ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 03 Mart 2010 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

PROF. DR. ZEYNEP (NAYIR)
AHUNBAY
TARİHÇİNİN MUTFAĞI

Prof. Dr. Zeynep (Nayır) Ahunbay
(
Türk Mimar, Restorasyon Uzmanı, Mimarlık Tarihçisi ve Eğitimci)
http://www.tarihvakfi.org.tr/icerik.asp?IcerikId=80

TARİH VAKFI Sitesi

Prof. Dr. Zeynep Ahunbay Hakkında
http://www.arkitera.com/e1075-voyvoda-caddesi-toplantilari-zeyrek-camisi-restorasyonu.html

            1946 Ünye doğumlu AHUNBAY, İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü, Restorasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi'dir. Mimarlık eğitimini 1965 - 1970 yılları arasında İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde yapan Zeynep (Nayır) Ahunbay, 1971 yılında aynı fakültenin Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Kürsüsü'ne asistan oldu. Prof. Dr. Doğan Kuban yönetiminde yaptığı "Osmanlı Mimarlığında Sultan Ahmet Külliyesi ve Sonrası 1609 -1690" konulu doktora tezini 1975 yılında tamamladı. 1977 / 78 öğretim yılında İngiltere'de York Üniversitesi'ne bağlı Institute of Advanced Architectural Studies'de "koruma" konusunda yüksek lisans yaptı. Kasım 1980'de "İstanbul Medreseleri, Koruma ve Yeniden Kullanım Açısından Bir Değerlendirme" konulu teziyle doçent oldu.

Kâni Kuzucular'ın
Sultanahmet Câmii, Aksonometrik Perspektifi.

Zeynep Ahunbay’ın doktora tezi için hazırlanmış çizim.

            "Mimar Sinan'ın Eğitim Yapıları" adlı teziyle 1988'de profesörlüğe yükseltildi. Anadolu'da Side, Göreme, Trabzon, Samsat, Tarsus ve Hasankehf'te belgeleme, proje ve onarım çalışmalarına katılan Ahunbay'ın ilgi alanı, İstanbul'un Dünya Mirası Anıtları'nın korunması üzerine yoğunlaşıyor. Prof. Dr. Metin Ahunbay'la birlikte kara surları, Ayasofya güneydoğu köşesi ve Zeyrek Câmii restorasyon uygulamalarını yürüttü. 1999 - 2005 yılları arasında ICOMOS'un (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) Türkiye başkanlığı görevini üstlenen Ahunbay, Bosna'daki savaştan sonra, 1997- 2001 yılları arasında, İTÜ restorasyon yüksek lisans programı öğrencileriyle Mostar'daki koruma çalışmalarına katkıda bulundu. 2001 yılından bu yana Bosna - Hersek Ulusal Anıtlarını Koruma Komisyonu Üyesi'dir.

Prof. Dr. Zeynep Ahunbay :
"Proje ve Uygulama Aşamasında Çok Acele Ediliyor"
http://www.yapi.com.tr/HaberDosyalari/Detay_proje-ve-uygulama-asamasinda-cok-acele-ediliyor_306.html?HaberID=41204
http://www.yapi.com.tr/Haberler/prof-dr-zeynep-ahunbay-proje-ve-uygulama-asamasinda-cok-acele-ediliyor_42074.html
Haber : yapi.com.tr/ Mesut TUFAN 24.02.2006

            UNESCO'nun 'Dünya Mirası Kentler' listesinden çıkarılma riskiyle karşı karşıya olan İstanbul, öte taraftan 'Avrupa Kültür Başkenti' olmak için yoğun çaba harcıyor. Uzun yıllar anıtsal eserlerin korunma çalışmaları ile sınırlı bir çerçevede sürdürülen restorasyon çalışmaları, kaplumbağa hızıyla da olsa sivil mimarî dokuları da kapsamaya başladı. yapi.com.tr'nin restorasyon uygulamaları ile ilgili sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Zeynep Ahunbay, "Genel olarak bir işçilik, malzeme ve yönetim sorunu var" dedi.

            Prof. Dr. Metin Ahunbay ile birlikte Zeyrek Câmii restorasyonunu da üstlenen ve yaptığı uygulamalar, koruma projeleri ve yayınlarla ülkemizde restorasyon alanında saygın isimlerden birisi olan İTÜ Mimarlık Fakültesi Restorasyon Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahunbay, diğer bir önemli noktanın da ön araştırma yapanların birikimi olduğuna değinerek, birçok geleneğin unutulduğu için yapıların kendisinde araştırma yapılması gerektiğini, olmayan elemanlara başka benzer örneklerden bakılması gerektiğini dile getirdi.

            Bize kısaca restorasyon uygulamalarında karşılaşılan genel sorunlardan bahsedebilir misiniz? Yeterince titiz çalışıldığını söyleyebilir miyiz?

            Gerekli titizliği göstermek her zaman mümkün olmuyor. Proje ve uygulama aşamasında çok acele ediliyor. Gerekli araştırmaları yapmak ve düşünmek için zaman bırakılmıyor. Zaman bırakılmayınca, istenilen kalite de elde edilemiyor. Bence en büyük sorun bu. Bunun dışında projeyi ve ön araştırmayı yapan insanların birikimi önemli. Ahşap geleneği unutulduğu için, birçok ahşap binada araştırma yapıp anlamanız, yok olan elamanların benzerlerine başka evlerden bakmanız gerekiyor. İstediğiniz ahşap boyutlarını bulamıyorsunuz. O bir sıkıntı yaratıyor. İşçilik kalitesi, her zaman istenildiği gibi olmuyor. Bu saydıklarımız ahşap mimari ile ilgili sorunlar.

            Diğer taş ya da tuğla olan bölümler için, anıtsal mimarî için düşündüğümüz zaman, bir malzeme, işçilik ve yönetim sorunu var. Yani proje yapanların, o projeyi uygulayan işçilerin ve ustaların kalitesi, kullanılan malzeme... Yapının dönemine uygun boyutta, dokuda malzeme aradığınız zaman kilitleniyorsunuz. İşverenin, sizin bu titizliğinizi kabul etmesi, sabır göstermesi gerekiyor. Piyasaya çıktığınız zaman, hemen Osmanlı tuğlası bulamıyorsunuz. Yaptırdığınız zaman ise hemen istediğiniz sonucu alamayabiliyorsunuz. İstediğiniz renk ve dokuda taş bulamayabiliyorsunuz. Aynı sorunlar, harç malzemeleri için de geçerli.

            Bunun dışında, işin başındaki kişilerin ustalarla diyaloğu önemli. Biz yıllarca alanda çalışarak, ustabaşılarına müteahhide 'İş bu' deyip çekilmeden tek tek yaptıkları işe bakarak belirli bir kaliteyi yakalamaya çabaladık. Taş işçisi, ahşap ustası ya da duvar örgüsü yapacak kişilerin sağlıklı iş yapabilmesi için, geleneksel yöntemleri, örgüyü bilmesi gerekiyor. Devamlı bakmanız gerekiyor, ya bir yerinden şişiriliyor ya da atlanıyor. Örneğin derinlemesine bir bağlantı olması gerekiyorken, yüzeyde kaplama gibi bir taş koyuluyor. Usta bulmanız zor ve kimse de size usta yetiştirmeniz için zaman vermiyor. Hiç kimse size, yetiştir ve sonra çalıştır demiyor. Siz de, iş sırasında yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Ancak, her zaman da aynı ustalarla devam etme şansınız olmuyor. Dolayısıyla, yeni bir müteahhitle çalışmaya başladığınız zaman onun ekibini yetiştirmek zorunda kalıyorsunuz. Bunlar işi zorlaştıran unsurlar. "İyi bir derz ustasıyım" diyerek karşınıza gelen kişiyi, buna yüzde 100 ikna olarak çalıştıramıyorsunuz. Yaptığı işi sürekli izlemeniz gerekiyor. O, derzleme yapmayı biliyor, ama o işte birkaç türlü derzleme var. Onları öğrenmesi ve uygulayacak duruma gelmesi için yardıma ihtiyacı var.

            Kültür turizminden pay almak isteyen yerel yönetimler, bölgelerindeki tarihî dokudan bu anlamda yararlanmak istiyorlar. Yaptıkları, son zamanların moda deyimi olan 'dönüşüm' projeleri ile tarihî dokuları tekrar yaşama döndürdüklerini iddia ediyorlar. Sizce yerel yönetimler bu anlamda yeterince donanımlılar mı? Gördüğüm kadarıyla bu konuda donanımlı bir yerel yönetim yok. Çok az sayıda mimarları var ve bu mimarların çok azı koruma eğitimi almış. Orada kontrolü yapacak, her şeyin üstesinden gelecek beceride insanların yeterli sayıda olmadığını görüyorum. İstanbul'da böyle, Anadolu'da da bundan farklı olması beklenemez. Belediyelere, yeterli donanımları olmayan kuruluşlara bu anlamda çok para verilmesi, kaynak yaratılması, korumadan çok zarar verici oluyor. Çünkü aceleyle çok şey ziyan edilip, zedelenebiliyor.

            Örneğin bugün, Sivas'tan bir öğrencim Buruciye Medresesi'nde yapılan onarımı getirdi. Felâket bir şey. Biliyorsunuz, Özel İdare'ye paralar veriliyor, Özel İdare de Vâlilikler aracılığı ile güyâ koruma yapıyorlar ama.... Hem ustası yok hem mimarı yok, dolayısıyla çirkin çirkin şeyler ortaya çıkıyor. Aslında vurgulamak gereken bir başka nokta var. O da aşırı yenilemeye gidilmesi. Yapıya baktığınız zaman birçok elemanının iyi durumda olduğunu görüyorsunuz. Ama bunu bilmeden işe giren insanlar, daha fazla şeyi atıp yenileme, hatta tümünü yıkıp yenisini yapma gibi uygulamalara gidiyorlar. Bu da, tabii ki özgün malzemenin kaybı olduğu için, bizim arzu etmediğimiz bir yaklaşım. Mümkün olduğunca esas parçaları korumak, ancak taşıyıcı özelliği kalmamış veya kendi işlevini göremeyen, çürümüş parçaları değiştirmek gerek. Çatıyı değiştirmek için, tavan kirişlerini de değiştirmeniz gerekmiyor. Daha az müdahale ile bir koruma çalışması yapılabilir.

            Korumanın temel felsefesini öğretmek için de bir eğitim gerek ayrıca. Belediyecilere olsun, vilâyetlerde korumadan sorumlu kişilere olsun, bu yaklaşımı aşılamak gerekiyor. Yerel yönetimler politik davranıyor. İstiyorlar ki örneğin Zeyrek'te bir iyileştirme olsun. Ama onun yöntemini meslek adamları, uzmanlar koyarlar. Belediye demez ki yıkın bunları ve yeniden yapın. Sonuç olarak, onu son ürün ilgilendirir. Yani, orada başarı elde etmesi, insanlara gösterebileceği bir projeyi sonuçlandırmış olması. Titiz çalışmak zaman isteyeceği için, belki onun politikalarına uymaz. Bir yıl içinde yıkıp oraya yeni binalar yapsanız, herkes "Ne kadar başarılı, bir yıl içerisinde burayı yepyeni, çok güzel yaptı" diye düşünecektir.

            Benim yıllardır edindiğim deneyim sonrası söylediğim şey, politikacıların kültür varlıklarından ellerini çekmeleri. Onların, kendi dönemleri ya da politik kariyerleri ile kültür varlıklarını bağlamamaları. Belki bir ev için sorun olmayabilir bu, evin problemleri daha kolay aşılabilir. Ama özellikle büyük anıtsal yapıların daha ciddî sorunları olabiliyor. Yüzeyden bakarak hemen çözüm üretmeniz mümkün değil. Her şey yazılı, önceden belgeli değil. Bir şey yapmadan önce, çok iyi araştırıp, yapıyı da inceleyerek bir birikim oluşturmanız gerek.

            Restorasyon çalışmaları için yeterince donanımlı ara eleman olmadığından bahsettiniz. Bu anlamda, ara eleman yetiştirmek için çeşitli kurs girişimleri oluyor. Sizce bu bir çözüm olabilir mi?

            Kursların yararlı olduğunu kimse inkâr edemez. O insanlarla birlikte çalışıp performanslarını görmek, onu geliştirmek gerekiyor. Bunun için de bu insanları sürekli istihdam edecek programlar yapmak gerekiyor. İlk defa taş işlemeye başladıysa örneğin, birkaç ayda sadece kabaca taşı yontmayı öğretebilirsiniz. Avrupa'da özellikle bu işler için açılmış okullar var. Dolayısıyla bu insanları istihdam edecek projelere ve onların çalışmalarını izleyecek insanlara gerek var diye düşünüyorum. O kurslarda bulunmadım, nasıl bir iş çıkardıklarını bilmiyorum ama gerekli olduklarını düşünüyorum.

            Bu anlamda sizce nasıl bir yöntem izlenmeli?

            Eğitim sürecinden amaçlananın ne olduğu önemli. Bir işi doğru incelemek, seçenekleri koymak, doğru bir müdahale ile insanları eğitmek. Zeyrek bir dünya mirası ve burada özgünlük çok önemli. Müdahale edilen yapı özgünlüğünü yitirmiş ise o zaman bu egzersiz doğru bir egzersiz olmuyor. Bunu hakikaten özgün parçalarını koruyan, dolayısıyla titiz bir yaklaşımı benimsetecek bir eğitim şeklinde vermek daha doğru olur. Çürümüş, pencereleri değişmiş, içinde koruyacak hiçbir şey kalmamış bir yapıyı bir egzersiz olarak vermek bir hata olabilir.

17 Mayıs 2001 tarihli
"Tarihçinin Mutfağı" söyleşimizin konuğu Zeynep Ahunbay idi.

            1946 yılında Ünye'de doğan Prof. Dr. Zeynep (Nayır) Ahunbay ilköğrenimini Zara (Sivas) ve Giresun'da, ortaöğrenimini Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'nde tamamladı. İTÜ Mimarlık Fakültesi'nden 1970'te yüksek mühendis mimar olarak mezun olan Zeynep Ahunbay, 1971 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Kürsüsü'ne asistan oldu. Prof. Doğan Kuban yönetiminde yaptığı "Osmanlı Mimarlığında Sultan Ahmed Külliyesi ve Sonrası, 1609 - 1690" konulu doktora çalışmasını 1975'te tamamladı. 1977 - 78 öğretim yılında İngiltere'nin York Üniversitesi'ne bağlı Institute of Advanced Architectural Studies'de koruma konusunda yüksek lisans eğitimi gördü. "Archaeology and Conservation in the Ancient City of Side" konulu tez çalışmasıyla "Diploma in Conservation Studies" aldı. Kasım 1980'de "İstanbul Medreseleri - Koruma ve Yeniden Kullanım Açısından Bir Değerlendirme" konulu çalışmasıyla doçent oldu. Halen İTÜ Mimarlık Fakültesi Restorasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan Ahunbay, lisans öğretiminde Tarihî Çevre Koruma ve Restorasyon, İstanbul'da Tarihî Doku Araştırmaları, Rölöve ve Restorasyon Stüdyosu, Conservation of a World Heritage Site : İstanbul derslerini vermektedir.

            DOĞAN KUBAN'IN TAVSİYESİ

            "Mimarlık tarihçisiyim ve doğrudan tarih eğitimi almadım" diyerek toplantıya başlayan Zeynep Ahunbay, mimarlık eğitimini tamamladıktan sonra restorasyon alanında çalışmaya karar verir. Bu konuda yapacağı çalışmalarda kendisine ufuk açacağı düşüncesiyle Doğan Kuban'a danışan Ahunbay, Kuban'ın "önce mimarlık tarihi öğrenmen lâzım" demesi ve 17. Yüzyıl Osmanlı Mimarlığı'nı tez konusu olarak önermesi üzerine Osmanlı Tarihi'ni öğrenme sürecine adım atar :

            "Osmanlıca'yı biraz biliyordum, fakat yetersizdi. Hem arşivlerde çalışmak hem de 16. Yüzyıl tarihçilerinin yayımlanmış olan tarih kitaplarını okumakla işe başladım. Ayrıca o dönemdeki mimarîyi ele alan sanat tarihi kitaplarını ve yayınlarını da incelemeye başladım. Sonunda, 17. Yüzyıl Osmanlı Mimarlığı tezimin bir kısmını, Topkapı Sarayı Arşivi'nin belgelerini inceleyerek yürütmek durumunda olduğumu anladım. O sırada komşumuz olan Topkapı Sarayı Müzesi Arşiv Şefi Nigâr Anafarta bana çok yardımcı oldu. Topkapı Sarayı Arşivi'ndeki bana yardımcı olabilecek bütün 17. Yüzyıl belgelerini taradım. Tabi 17. Yüzyıl'ın en önemli yapım faaliyeti olarak Sultan Ahmed Külliyesi öne çıkıyor. Buna ait çok sayıda belge Topkapı Sarayı Arşivi'nde bulunuyordu. O belgeleri baştan sona okuduk. Bunlar konunun içine girmemi ve o dönemi daha yakından tanımamı sağladı."

            MİMARLIK TARİHİ VE TARİH ÇALIŞMALARI

            Doktora tezi sırasında İstanbul'un eski haritaları ile diğer arşiv belgelerini karşılaştırarak bugün mevcut olan yapıları daha yakından tanıma fırsatını elde eden Ahunbay, doçentlik çalışması için İstanbul medreseleri konusunu seçer. Bu araştırması sırasında ise konuyla ilgili tarih kitaplarından edindiği bilgileri ve mimarî bilgileri kaynaştırarak İstanbul medreselerinin gelişimini gözler önüne seren bir eser meydana getirir. Her iki çalışması sırasında da araştırdığı dönemle ilgili tarih çalışmalarından elde ettiği bilgilerle mimarlık bilgilerini birleştiren Ahunbay, mimarlığı anlamaya tarihin katkısının küçümsenemeyecek derecede önemli olduğunu vurguluyor :

            "Bir mimarlık tarihi araştırması yaparken tarih konusunda duyarlılık, o belgeleri anlamak, terminolojiyi iyi bilmek, mimarî terminolojiyi ve onun gelişimini tanımak gerekiyor. O açıdan Osmanlı Tarihi, mimarlık tarihi konularına çok yardımcı oluyor. Bu bilgiler birçok araştırmada katkı sağlıyor. Bir binayı incelerken tarihî belgelerin sağladığı verilerden bir şeyler öğrendikten sonra, ona bakarak yapının geçirdiği evreleri anlamak gerekiyor. Mimar olarak 'yapıyı okumak' diye tâbir ettiğimiz bir şey var. Tarihî belgeden bir yangın olduğu veya yıkılıp yeniden yapıldığı gibi şeyleri öğrenebiliyorsunuz veya tarihçi bir not koyabiliyor : 'Şu selde şu kemer yıkıldı ve yeniden yapıldı'. Onu, yerinde görerek anlamak da mimarlık tarihçisinin görevi oluyor. Onun dışında, depremlerden veya yangınlardan sonra kaleme alınmış bazı tarihî belgeler birçok binanın geçirdiği hasarları anlamak için bize kaynak oluşturuyor. Bu binaları çeşitli noktalardan inceleyerek anlamak ve tarihlendirmek, ne yapısı olduğunu anlamak, o şehir dokusu içindeki anlamını kavramak için tarih büyük bir araç. Tarihi bilmek ve anlamak bizim çalışma yöntemimiz içinde yer alan önemli bir süreç."

            MİMARLIK TARİHİ VE ARŞİVDEKİ BELGELER

            Osmanlı tarihine ve Osmanlı yapılarına duyduğu ilginin sadece İstanbul'la sınırlı kalmadığını belirten Ahunbay, 17. Yüzyıl yapılarını incelerken Anadolu'daki eğitim yapılarının gelişimiyle de yakından ilgilenir. Günümüz Türkiye Coğrafyası dışındaki bölgelerde Osmanlı Mimarîsi'nin tarihî gelişimi ve genel Osmanlı üslûbu ile yerel üslûpların etkileşiminin de ilgi alanına girdiğini belirten Ahunbay, bu çerçeve içinde 1997 yılından beri Mostar'da çalışmaktadır. Bölgede Osmanlı Mimarlığı üzerine çok az kişinin uzmanlaştığını, bu yüzden ise genellikle arşiv belgelerinden hareket ederek başlamak gerektiğini belirten Zeynep Ahunbay, tarihî belgelerin transkripsiyonu için tarihçilerden yardım aldığını belirtiyor. Başka bir proje kapsamında da Yemen'de incelemelerde bulunan Ahunbay, bölgedeki yapılarda Osmanlı etkisinin açıkça görüldüğünü, özellikle Güneydoğu Anadolu'dan getirtilen ustaların, bölgeye Geç Osmanlı Dönemi taş işçiliğinin izlerini taşıdıklarını belirtiyor. Bölgedeki yapılar yüzeysel olarak incelendiğinde sınırlı derecede bilgi edinilebileceğini belirten Zeynep Ahunbay, kapsamlı bir mimarlık tarihi araştırması yapmak için arşivlerin de incelenmesi gerektiğinin altını çiziyor :

            "Mimarî karakter olarak geç Osmanlı'nın taş işçiliğini orada yoğun olarak görüyoruz ama arşivler karıştırılırsa hangi yörelerden ne kadar usta götürülmüş, ne kadar masraf yapılmış, plânları kimler çizmiş, ihtiyaçlar nasıl oluşmuş gibi konuları daha iyi anlamak mümkün olabilir. Onun için mimarlık tarihinin mutlaka arşiv belgeleriyle ve tarihî bilgilerle desteklenmesi gerektiğine inanıyorum ve bunun dışında yapılan çalışmaların çok yetersiz ve yüzeysel kaldığını düşünüyorum."

            Ayasofya üzerine de çalışmalar yürüttüğünü belirten Ahunbay, bu eser üzerine yapılan çalışmaların, özellikle Osmanlı döneminin incelenmesi açısından, belge sıkıntısı nedeniyle oldukça zayıf olduğunu vurguluyor : "Ayasofya çok araştırılmış bir bina, fakat Osmanlı onarımları hakkında fazla bir bilgi yok. Buradaki tarihî doku, tuğla örgüsü vesaire incelendiği zaman Osmanlı onarımları olduğu görülüyor. Bunlardan, Mimar Sinan döneminde yapılanlarını biraz biliyoruz. Ancak geri kalan onarımlar hakkındaki bilgilerimizin ne kadar yüzeysel olduğunu bir inceleme başlattığınızda hemen görebiliyorsunuz. 17, 18 ve 19. Yüzyıllar'da yapılan onarımları şimdiye kadar tam olarak kimse araştırmamış. Arşiv belgeleri de henüz tam olarak değerlendirilmemiş. Bu arşiv belgelerinin değerlendirilmesinin yanı sıra dokunun kendisi, içindeki malzemenin karakteri de bize bir miktar ipucu veriyor. Fakat biraz önce de söylediğim gibi Osmanlı belgeleri tam olarak deşifre edilmeden, böyle bir şeyi kesin olarak söylemek oldukça zor."

            MİMARÎ ÜSLÛBUN OLUŞUMU

            Tarihçinin Mutfağı toplantılar dizisine Şubat 2001'de konuk olan Ara Altun'un da belirttiği gibi mimarî üslûbun oluşumunda yörenin coğrafyası, bazı malzemelerin kullanımını zorunlu kılarak, etkili olur. Ancak bu coğrafî üslûbun içinde, kimi zaman siyasal iktidar ilişkisi kimi zaman da kültürel hegemonya ilişkisi kurularak bir başka mimarî üslûbun çizgisi devam ettirilmeye çalışılabilir. Hasankehf'de de çalışmalar yapan Ahunbay, bu bölgedeki mimarî üslûbun oluşumunda farklı bölgelerden etkiler görüldüğünü ve bu etkenlere hâkim olmadan sağlıklı bir değerlendirme yapılamayacağını, bu yüzden bölgenin tarihinin iyi bilinmesi gerektiğinin altını çizerek bir kez daha mimarlık ve tarih arasındaki ilişkiyi somut örneklerle açıklıyor :

            "Hasankehf'le ilgili olarak 1930'larda Albert Gabriel tarafından yapılmış olan bir monografik çalışma var. O en kapsamlısı. Onun dışında bazı tarihî yayınlar var, bunlar da yine tarihî kaynakları tam olarak değerlendirmeyen çalışmalar. Şu anda kazı yapılıyor, bir takım duvarlar ve yapılar büyük bir yıkıntı içinde kaybolmuş olan eserler ortaya çıkartılıyor. Bunları incelerken de Hasankehf'in tarihini kabaca özetlersek, Mısır'dan ve Suriye'den çok etkilendiğini söyleyebiliriz. Zaten yörede Arapça konuşuluyor. O kültürle, mimarîyle çok yakından ilgili olan bir yer olduğunu biliyoruz. Buradaki mimarîyi daha iyi tanımak için de o bölgeleri, o bölgelerin mimarlığını bilmek gerekiyor.

            Geçen sene Mısır'a gitmiştim. Mısır'daki medreselerle, o mimarî yapılanmayla, Ortaçağ mimarîsiyle çok akrabalık olduğu görülüyor. Tabi uzun yıllar ihmal edildiği için bazı zengin bezemeli kısımlar yok olmuş. Onun dışında Geç Ortaçağ'da, Doğu'dan, İran'dan gelen etkiler var. Bütün bu süreçleri yapılarda görebiliyoruz ama tarihle bütünleştirmediğiniz zaman sağlıklı bir sonuca ulaşmanın zor olduğunu düşünüyorum. Bu konuda İstanbul medreseleriyle ilgili, özellikle Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu'nun tarih çalışmalarının benim mimarî yönden araştırmalarıma çok büyük katkısı olduğunu söylemek istiyorum. İstanbul Ansiklopedisi'ne bazı medrese makaleleri yazmıştım. Onlar da Mübahat Hanım'ın son çıkardığı İstanbul Medreseleri kitabına bir besleme yapmış. Onun son yayınını okuduktan sonra da bazı düzeltmeler, kısmet olursa yayımlayacağım İstanbul Medreseleri kitabıma girecek. Dolayısıyla ortak çalışmanın önemi, yani bir mimarın mimarlık tarihi alanındaki çalışmasının tek başına yeterli olmadığı vurgulanıyor. Tarihçilerin araştırmalarıyla, özgün belgelerle, yeni araştırmalarla beslenen mimarî çalışmaların bir anlam taşıdığını ve değer taşıyacağını düşünüyorum. Onun için de günümüze kadar yazılmış olan mimarlık tarihi kitaplarının yeni araştırmalarla beslenmesi gerektiğine inanıyorum. Daha önce yazılanlar üstüne hiçbir şey eklenmeden aktarıldığında yanlışlar tekrar ediliyor."

Deniz Mazlum, Zeynep Ahunbay, Kutgün Eyüpgiller

            RESTORASYON VE GELENEKSEL USTALAR

            İnsanların restorasyona bakış açılarının bazen yanlış bir zemine sürüklendiğini belirten Ahunbay, restorasyonda önemli olanın geleneksel dokuyu koruyarak yenileme olduğunu, eğer geleneksel dokuyu korumadan restorasyon yapılmaya çalışılırsa bunun sağlıklı olmayacağını ve yapıya uzun dönemde zarar vereceğini belirtiyor. Geleneksel dokuyu korumak gerektiği için projenin başında bulunan kişinin mimarlık tarihi bilmesi gerektiğini vurgulayan Ahunbay, geleneğin yaşatıldığı bölgelerdeki restorasyonlarda durumun farklı olabileceğini belirtiyor : "Örneğin Filipinler'de yaşayan bir gelenek var, yani diyelim ki oradaki insanlar bambuyla ev yapıyorlar ve o gelenek devam ediyor. O zaman o insanların restorasyon yapmaları hiç problem değil, çünkü o geleneği sürdürüyorlar.

            Geçen sene Pakistan'a gitmiştim. Orada Lahor'un korunmasıyla ilgili bir toplantı vardı. Bir mimar çıktı, bir câminin restorasyonu için proje yapmış; çok değişmiş, ekler yapılmış olan bir câmi. Uygulama aşamasına gelindiğinde geleneksel ustalar davet edilmiş. Dualar okuyarak işe başlamışlar, yukarıya kovalarla malzemeyi çekerken geleneksel törenlerini uygulamışlar ve uygulama sırasında günümüz mimarı tamamen dışarıda kalmış. Diyor ki 'Mimara ihtiyaçları yok! Bunlar o geleneği yaşatıyorlar ve benden iyi o geleneği biliyorlar'. Böyle bir durum söz konusu olmadığında, mimarın katkısı koruma ilkelerini uygulatmaktır; yani gelenek sürmediği zaman ustayı yönlendirmeniz gerekir. Yani siz ona geleneksel doku budur, şu malzemeyi, yapım tekniğini kullanacaksın diye yol göstermelisiniz. Bunun için de mimarlık tarihi bilmeniz lâzım, o biçim neydi, yani onu tekrar yapmak gerekiyorsa, bir şekilde, ona doğru yöntemi gösterebilmek için bilgili kişiler gerekiyor. O da bu eğitimi almış olan bir uzman olacaktır; gelenek yaşadığı zaman bu sorunlar ortaya çıkmıyor."

            ÇALIŞMA TEKNİĞİ

            Öğrencilerine sık sık çalışma tekniği konusunda tavsiyelerde bulunduğunu belirten Ahunbay, izleyicilerden gelen "nasıl çalışırsınız?" sorusu üzerine, mutfağındaki çalışma tekniğini aktarıyor :

            "Hangi konu üzerinde bir şey yazacaksam, onun fişlerini toplayıp ondan sonra gerekli müsveddesini yazıp, onun üzerinde en az üç defa düzeltme yaparak olgun bir hale getirebiliyorum. Daha önce olmuyor. Bir kere yazmak, kendi kafanızda soruların ortaya çıkması için gerekiyor. Ben onun için tez öğrencilerime de çok zaman yitirmeden yazmaya başlamalarını söylüyorum, yani 'Ben araştırma yapıyorum, devam ediyorum' diye geldiklerinde, 'Ne gözledinizse, ne çalıştınızsa onu bir yazın. Mutlaka kendinize her cümlede bir soru soracaksınız ve o soruları da yazın. Yazınız gittikçe olgunlaşacaktır' diyorum. Fişsiz çalışmak mümkün değil, benim için. Hangi kitabı okusam, orada benim işime yarayan bir şey varsa, bir kitabe veya bir referans, herhangi bir yapıyla ilgili, onların tarihî değişimiyle, gelişimiyle ilgili bilgileri bir fişe yazarım. Onu ilgili yere koyarım, yani medreseyle ilgiliyse medrese, depremle ilgiliyse deprem diye ayırırım. O orada bekler ve sonra gerektiğinde kullanılır."

Copyright © 1996 - 2005
Bu sayfanın tüm hakları Tarih Vakfı'na aittir.


Devam Edecek

Ünye Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

 

YAZDIR