ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 17 Ekim 2005 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

ZİLE İLÇESİ'NDEKİ
ALPERENLER
VE EFSÂNELERİ - I

Hazırlayan : Mehmet Emin ULU
Kitap Adı : Alperenler Cenneti TOKAT
(Tel : 0 356 228 82 55 - GSM : 0 536 612 63 73 / İstanbul 2004, 464 sh.)
mehmeteminulu@yahoo.com

Mehmet Emin Ulu Tokat Etkinlikleri Haftası'nda Ankara'da ve Plâketini Alırken Sempozyumda.

M. Ufuk MİSTEPE Fotoğraf Arşivi ve http://picasaweb.google.com/zilesitesi/Zile_sempozyumu#

ALPERENLER CENNETİ TOKAT

ZİLE İLÇESİ'NDEKİ
ALPERENLER VE EFSÂNELERİ - I


Zile Kalesi Surları, Giriş Kapısı ve Saat Kulesi

ZİLE TARİHİ :

            Zile ilçesi yalnız Tokat'ın değil Orta Anadolu'nun tarihî dokusu en zengin ve en eski yerleşim merkezlerinden biridir. M.Ö. 50 yıllarında Amasya'da yaşayan ve coğrafyanın pîri sayılan Strabon bu şehrin Ninova Melikesi Semiramis tarafından M.Ö. 1600 yıllarında kurulduğunu kaydeder. Bu tarihî kayıtlara göre, Zile İlçesi'nin tarihinin en az 3600 sene öncesine dayandığını söylemek mümkündür. Roma, Bizans, Danişmend, İlhanlı, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine kadar tarihin hemen her devrindeki büyük sosyal, kültürel olaylara, savaş ve isyanlara tanıklık yapmış olan şehrin, bugün de bulunduğu konum itibariyle çevresinde örnek gösterilecek bir gelişme içinde olduğunu söylemek mümkündür.

            Zile, M.S. XI. yüzyılda Bizanslılar'dan Danişmendliler'in idaresine geçmiştir. Daha sonra Selçuklu Türkleri'nin hâkimiyetine giren Zile, İlhanlı ve Ertanaoğulları idaresinden sonra, 1335 tarihinde Kadı Burhanettin'in eline geçmiştir. 60 yıl boyunca iç kargaşalarla Kadı Burhanettin yönetiminde kalan Zile, 1397 tarihinde Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. 3600 yıllık tarihi içinde pek çok medeniyete beşiklik etmiş, hemen her medeniyetin izlerini taşımaktan onur duyan tarihî canlılığı devam ettirmek isteyen bir kararlılığın içindedir. Hitit, Frig, Pers, Pontus, Roma ve Bizans dönemine ait antik kalıntılara da sık sık rastladığımız Zile ilçesinde sayılamayacak kadar tarihî eser mevcuttur. Bunlar arasında Zile Kalesi, kalenin doğu yönünde kayaların oyulmasıyla yapılan ve Roma döneminden kaldığı bilinen Açıkhava Tiyatrosu (Anfitiyatro), kalenin Kuzey-doğu tarafında bulunan Kaya Mezarı, Çay Pınarı, İmam Malikiddin Türbesi, Şeyh Musa Fakih Türbesi, Ulu Câmi, Elbaşoğlu Câmîi, Çifte Hamam, Yeni Hamam, Maşat Höyük, Namlı Hisar Kale, Aznavur Mağaraları, Hacı Boz Köprüsü, Koç taşı ve Kuruçay'daki Manastır Harabeleri görülmeğe değer eserler arasındadır.

Zile'de Türbeler Manâ Bakımından
 Ne Kadar Derinse, Minareler de
O Kadar İnce ve Yüksektir.

Arnavut Câmîi

            Roma hâkimiyetine karşı ayaklanan Pontus Kralı MİHRİDATE VII'nin ölümü üzerine yerine geçen oğlu II. PHARNAKE ile Roma Diktatörlerinden JUL SEZAR (Yulius CESAR) arasında Zile'de tarihî, bir savaş yapılmıştır. Sonuçta II. PHARNAKE'yi mağlup eden SEZAR, zaferin sevincini Zile'den Roma'ya, kısa fakat son derece anlamlı bir mektupla bildirmiş ve mektubundaki "VENİ - VİDİ - VİCİ" "GELDİM - GÖRDÜM - YENDİM" sözlerini taşa kazıtmıştır.

            Zile ismi tarih boyunca ZELA, ZELİTİS, ZELİD, ANZİLA, GIRGIRIYE (Karkariye), ZEYLİ, SİLAS olarak çeşitli değişikliklere uğramıştır.

            Zile 1872 yılında kaza merkezi, 1923 yılındaki mülkî idare taksiminde de Tokat iline bağlı ilçe statüsüne kavuşmuştur. 1855 ve 1922 yılında iki büyük yangın geçirmiştir.

            Zile şehir merkezinin nüfusu bugün elli bine yakındır. Köylerin toplam nüfusu da elli beş bin civarındadır. (En son sayım : 49.420). Kasabaların son sayıma göre nüfusları da şöyledir : Yıldıztepe : 3433, Evrenköy : 2740, Güzelbeyli : 3486, Yalınyazı : 2902.

            Genel olarak tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan Zile halkı, son yıllarda ticaret ve küçük sanayi ile meşgul olmaktadır. Özellikle son yıllarda yapılan sulama göletleri sayesinde ilçedeki arazilerin verimlilik oranları artmıştır. Altmış binden fazla büyükbaş, elli bin civarında küçükbaş, yüz elli bin civarında kümes hayvanıyla önemli bir hayvan potansiyeli mevcuttur.

Zile Boyacı Hasan Ağa Câmîi

            1996 yılından itibaren başlayan küçük sanayi yatırımları sayesinde un, yem, tekstil, sentetik, elektrik dinamoları, cam ve toprak sanayii, tarım âlet ve makinaları, mobilyacılık, muhtemel gıda ve temizlik maddelerinin üretimine dayalı elli beş küçük ve orta boy işletmede üretim yapılmaktadır.

            Gaziosmanpaşa Üniversitesi'ne bağlı Meslek Yüksekokulu ve Turizm Yüksekokulu'nun açılması ilçenin çehresini değiştirmiş; Yeşilırmak - Kelkit Plâtformu içindeki Zile'nin tarihî dokusu, en etkin bir şekilde yurt ve dünya çapında tanıtılmaya devam edilmektedir.

            Bu tanıtımın içinde Anadolu tarihi olduğu kadar, dünya tarihi için de önemli bir tarihî değer olan Maşathöyük gittikçe tabiatın tahribine uğramaktadır.

            Yalınyazı Kasabası'nın yakınında yer alan MAŞATHÖYÜK ören yerinde 1973 - 1984 yılları arasında Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından ilk kazılar yapılmıştır. Madenî paralar, pişmiş topraktan eserler, cam ve kemikler Anadolu ve Zile'nin tarihine ışık tutmaktadır. Bu eserlerin en önemlisi Hitit hiyeroglif (resim yazısı) ile yazılmış tabletlerdir. Kazılar sonucunda ortaya çıkan eserlerin bir kısmı Tokat müzesinde, bir kısmı Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.

Maşat - Höyük'te Açığa Çıkartılan Toprak Kerpiçten Yapılı Ev Duvarları

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

ALPERENLER CENNETİ
TOKAT

            M a ş a t h ö y ü k' t e M.Ö. üçüncü binli yıllarda Eski Tunç Çağı, M.Ö. ikinci binli yıllarda Hitit Çağı, M.Ö. birinci binli yıllarda Frig (Demir) Çağı yaşayan üç dönem mevcuttur. Maşathöyük'te bulunan medeniyetin bir başka izi de, Kayseri'de kurulan Hitit İmparatorluğu'na bağlı bir uç beyine ait büyük bir saray kalıntısının bulunmasıdır.

            Şehrin taşla döşeli geniş caddelerinin varlığı, yine sarayların ısıtılması için kullanılan ve pişmiş bir topraktan yapılmış Maltız'a rastlanması buradaki medeniyetin hangi noktaya kadar yükseldiğinin en bariz örnekleridir.

            Bu uç beyinin sarayında yapılan kazılarda pişmiş topraktan yapılan kaplar, ritonlar (dinî kap) ayrıca çeşitli mühürler, bulalar (Güney Anadolu ile yapılan ticarette kullanılan mühür baskılar) ki bunlar Anadolu tarihini aydınlatması bakımından son derece önemli delil olarak kabul edilmiştir.

Tarihî Zile Kale Yolu O Akşam Yanıyordu

 Kim Bilir, Kimlerin İçi, İçin İçin Kanıyordu

            Bugün Maşathöyük, insanlık tarihi açısından son derece önemli bir antik yerleşim merkezi olarak gözü yaşlı bir şekilde sahiplenmeyi beklemektedir.

ZİLE'DEKİ ALPERENLER

            ABDAL MUSA SULTAN

            İlçeye bağlı Emirveren Köyü'ndedir. Türbenin karşısında bir havuz, havuzun yanında da bir çeşme bulunmaktadır. Havuzun üst tarafındaki boşluğa sonradan bir bina yapılmıştır. Bu bina adak kurbanlarının kesilip yendiği mekân olarak kullanılmaktadır.

            Rivayetlere göre Dünya ilk kurulduğunda Abdal Musa insanlık tarihinde ilk tarikatı kuran ve tarikatın hakikatini halka açıklayan erenlerden biri olarak tanınmaktadır. Abdal Musa, Semah halkasının pîri olarak tanınan Abdal Musa, daha sonra "Sultan" vasfını alarak tanınmaya başlamıştır. O, semah halkasından tuttuğu zaman dağlar, taşlar ve topraklar semaha kalkar, bütün varlık âlemi büyük bir vecd içinde döner durur. Abdal Musa Sultan'ın Zile ilçe merkezinde Şeyh Ahmet Dede ve Şeyh Nurettin Veli hazretleri ile kardeş oldukları söylenmektedir.

            Bir rivayette Abdal Musa Sultan'ın oldukça asabî biri olduğu söylenmektedir. Hamile kadınlar, bu türbeyi ziyaret ettikleri takdirde çocuklarının asabî olacağı ifade edilmektedir. Yakın geçmişimizde hamile kadınlardan biri, türbeyi ziyaret etmek istememiş. Ancak çevresindeki kadınların ısrarına dayanamayarak türbeyi ziyarete karar vermiş. Yolda önüne yaşlı bir kadın çıkmış. Hamile kadına. "Sakın Abdal Musa'yı ziyarete gitmeyesin. Bugün Abdal Musa çok sinirli. Zira eşkıyalar etrafındaki evleri bastı, Abdal Musa'nın dört tarafı çevrili son derece meşgul, geri dön, yoksa pişman olursun!" demiş. Kadın bu söze gülerek :

            "Ben onun sinirine dayanırım." diye yola devam etmiş. Yaşlı kadın birkaç kez hamile kadına ikaz etmesine rağmen kadın aldırmamış. Yaşlı kadın da beddua ederek, hırsla çekip gitmiş. Hamile kadın ziyaretini yapmış. Aylar sonra çocuk doğmuş. Bir âfet ki evlere şenlik. Yere göğe sığmıyor... Bu olaydan sonra hamile kadınlar bir daha Zile Abdal Musa Sultanı ziyarete cesaret edememişler.

            Belki bu zata atfen halk arasında hırslı olanlara. "Adamda Abdal Musa hırsı var!... Aman ha yanaşmayın vallahi çarpar!..." şeklinde bir deyim de vardır. Bu türbeye felç olanlar, uykusuzluk ve daimi yorgunluk çekenler, hayatı hep karamsar olarak görenler, sık sık ziyaret etmektedirler. Her yıl türbenin açılış töreni yapılır. Tören sırasında Abdal Musa Sultan'a dua edilir, Kuran okunur. Türbenin yanındaki ocak şeklindeki taşa mum yakılır. Halk arasında söylenen :

            "Abdal Musa Sultan Gazaba Gelmiş
             
Fethedip Urumu Yaradan Medet!...
             
Cihan Harap Oldu
Şenlik Az Kaldı
            
Yine Sen Bilirsin El Aman Medet!..." dörtlüğü, Abdal Musa Sultan'ı yeterince anlatmaktadır.

Tarihi ve Kültürüyle Zile Sempozyumu (09/12 Ekim 2008) Katılımcıları Kültür Evi'nde Öğle Yemeğinde.
Turizm Haftası Etkinlikleri Konferans Öncesi Konuşmaları Dinlenirken Yrd. Doç. Dr. Mehmet YARDIMCI, Mehmet Emin ULU, M. Ufuk MİSTEPE


Soldaki Fotoğrafı Gönderen : Yrd. Doç. Dr. Mehmet YARDIMCI - 16.04.2008 / Sağdaki Fotoğraf : Mustafa BELDEK

            ABDURRAHMAN ÇELEBİ

            Zile Merkezi'nde Ali Kadı Mahallesi'ndeki Beyazıt-ı Bestamî Câmisi'nin içinde bulunmaktadır. Şeyh Ethem Çelebi'nin oğludur. Beyazıt-ı Bestamî'nin torunlarındandır. Zamanının en büyük âlimlerinden biri olduğu söylenmektedir. Milâdî 1320 tarihinde vefat etmiştir.

            Hakkında söylenen rivayetlere göre Abdurrahman Çelebi'nin bir ağabeyi varmış. Kendisi de şimdiki Beyazıt-ı Bestamî Câmisi'nin imamı imiş. Abdurrahman Çelebi son derece âlim ve gönül ehli bir şahsiyetmiş. Abdest alırken bile kendinden geçermiş. Bir akşam namazı için abdest alırken suya gözü kaymış. Biraz dikkat edince suyun içinde şekiller ve renkler birbirine karışmış. İlâhi cezbenin coşkusuyla kendisinden geçmiş. Suyun perdesi kalkınca kendisine büyük bir deniz gösterilmiş. ( Rivayet eden bu denizin Karadeniz olduğunu söylüyor.)

Beyazıd-ı Bestamî Câmîi

Foto : Nurettin İMRE

            Denizin içinde büyük bir balıkçı teknesi, üstünde bir çok balıkçı, can havli ile yardım istiyorlarmış. Tekne, bir ceviz kabuğu gibi bir o yana, bir bu yana devrilip duruyormuş. Tam bu sırada uzaktan büyük hızla koca bir dalga teknenin üstüne doğru gelmeye başlamış. Böyle bir dalgadan ne teknenin, ne de teknenin içindekilerin kurtulması mümkün görünmüyormuş. Abdurrahman Çelebi, büyük bir coşku ve heyecanla, uhrevî dünyanın verdiği güçle Karadeniz'e yetişmiş. Tekne, tam alabora olacakken Çelebi hazretleri tekneyi devrilmekten kudret elinin yardımıyla kurtarmış.

            Teknenin içi balıklarla doluymuş. Hazret, uzun elbise (üç peş) giyiyormuş. Bu sırada balıklar elbisenin eteğine girip öylece kalmışlar. Abdurrahman Çelebi yine Kudret elinin yardımı ve izniyle akşam namazına yetişmiş. Namaza durmadan üstünü başını düzeltmeye başlamış. Bu sırada üç peş elbisenin eteklerindeki balıklar, hoplaya zıplaya yere düşmüş. Halk gördüklerine şaşırmış kalmış. Bin bir yemini bin bir yemine eklemişler. Ağabeyi de "Nerden geliyorsun, bu hal, bu balıklar neyin nesi?" diye, sormuş. O da utanarak : "Karadeniz'de baktım bir balıkçı teknesi batıyordu. Onu kurtarıp geldim. Balıklar, herhalde peşime o tekneden takılmışlardır." diye cevap vermiş.

            Bu olaydan sonra Abdurrahman Çelebi'nin büyük bir evliyâ oldu anlaşılmış. Halk tarafından bu evliyânın kabri, genellikle Perşembe günleri ziyaret edilmektedir.

            ABİDİN DEDE

            Türbe, Çakırcalı Köyü'nde bulunmaktadır. Aslen Malatyalı'dır. Abidin Dede, Şah İbrahim'in oğludur. Gönül dünyasının sırlarını keşfetmek için deli divane gibi diyâr diyâr gezmiş; en son Çakırcalı Köyü'ne gelip yerleşmiştir. Vefatından bir süre önce iki gözünü kaybetmiştir. Halk arasındaki bir söylentiye göre, Abidin Dede ölmeden önce yanındakilere : "Eğer beni arayan olursa, yattığım yere, burada Abidin Dede'nin döşeği var deyin, yeter. Beni bu sözle bulan bulur... Gerisi de..." dediği söylenir.

            Yine rivayetler arasında, Abidin Dede'nin bedduasının makbul olduğu, onun adını bilip de bu yurda gelip ona uğramayanların başına büyük felâketlerin geleceği, anlatılmaktadır.

            Abidin Dede Türbesi, özellikle psikolojik bunalıma giren pek çok hasta tarafından sık sık ziyaret edilmektedir.

            AĞ BABA

            Hüseyin Gazi Tepesi'nin eteğinde bir çermik suyun etrafında söylenen rivayetler Ağ Baba adında bir velinin varlığına işaret etmektedir. Böyle ne kabir, ne de türbe vardır. Ancak gönlü Allah sevdasıyla ağardığı için bu adı alan Ağ Baba'nın kükürtlü bir suyu vardır.

Turhal Girişi İstikametinden Hüseyin Gazi Tepesi Görünümü

            Bu suyun sarılık hastalığına, son derece iyi geldiği söylenmektedir. Sarılığa yakalanan hastalar, buraya getirilir, hastanın kendi elinde getirdiği bir adet yumurta suya bırakılır. Daha sonra suyun başındaki tunçtan yapılmış kırk ahtar takılı tasla, baştan aşağı su dökülerek yıkanır. Bir miktar da içilir. Hastanın bu olaydan sonra kısa zamanda iyi olacağına inanılmaktadır. Eğer sarılık geçmezse, aynı olay üç Perşembe tekrarlanır... O da olmazsa doktora götürülür.

            Hüseyin Gazi Tepesi'nin eteklerindeki çermik suyunun etrafı, bir zamanlar son derece güzel bir mesire yeriymiş. Zile halkı, geçmişte her Çarşamba günü buralara geçip eğlenmeye gelirmiş. Şimdi tamamen yarı gecekondularla dolan mekânlarda ne güzellik, ne de eğlenecek mekân kalmıştır. Sultan Nevruz bayramlarının, Hıdırellezler'in kutlandığı bu mekânlarda, şimdilerde geçmişten kalma hangi mesire günlerine ait çocukların şen kahkahaları şekilsiz duvarların diplerinde ezilmektedir? Kim bilir hangi tarihte, yeniden bir doğuş olduğunda kaybolan geçmiş zamanın kahkahalarına yeni ve mutlu kahkahalar eklenecek? Kimse bilmiyor.

            lâ, doktora gidecek parası olamayan sarılığa yakalanmış hastaların; Ağ Babanın Çermik suyunu, naylon bidonlarla evlere taşıyarak, şifa bulmayı ümit edenler vardır. Bakın isterseniz, Sarıçalılar'ın Hatçe, sarılık olmuş kızına, hâlâ naylon bidonla su taşıyor!...

            AHİ EVRAN (AHU BABA)

            İlçe merkezinde Yeni Hamam Mahallesi Fenercioğlu Sokağı'nda bulunmaktadır. Ahi Evran, tasavvuf alanında büyük mesafeler kat eden bir veli olduğu gibi dinî ilimlerde de oldukça hatırı sayılır bir âlimdir. Kelâm, Tefsir, Tasavvuf ve Şafii Mezhebi fıkıh âlimi, aynı zamanda iyi bir tabiptir. Hakkındaki rivayetlerden birinde; Zile'de olağanüstü büyüklükte bir yılandan söz edilmektedir. Herkesin korkup kaçtığı bir yaratığın adı Evran'dır. Evran adlı bu yılan; Ahi Evran'ı görünce kuzuya döner, sakinleşir, Ahi Evran'ın emrine girer. Zaten bu yılanı terbiye etmiş olmasından dolayı, "Evran" lâkabını almıştır.

            Anadolu'da pek çok Alperen gibi Ahi Evran da, Hoca Ahmet Yesevî Hazretleri'nin talebelerinin derslerinde ve sohbetlerinde bulunmuştur. Yine büyük İslâm âlimi, Şıhabud-din Suhreverdi Hazretleri'nin sohbeti halkasına dahil olmuş Hac yolunda büyük din ve tasavvuf âlimi, Evhaddün Hamit Kirvani ile tanışıp onun talebelerinden olmuştur. Konya'daki Anadolu Selçuklu Devleti idarecileri arasında büyük nüfuz sahibi olup, Bağdat'a elçi olarak gönderilmiştir.

Ahi Teşkilâtı'nın Son Esnaflarından Rahmetli Âşıkoğlu Necati Akyunak'ın Şeyh Tusî Sok.'taki İşyeri

Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE - Şeyh Tusî Sokak - 10.02.2003

            Sadreddin-i Konevi Hazretleri'nin babası, Mecdütdin İshak'ın daveti üzerine, Muhyiddin İbni Arabî ve Hocası Evhadüddin ile birlikte Anadolu'ya gelmiştir. Daha sonra hocası ile bütün Anadolu'yu gezmiş; özellikle esnaflara ve halka, İslâm'ın alış veriş bilgileri hakkında son derece çarpıcı vaazlar yapmıştır. Bu vaazları sayesinde esnaf teşkilatları ortaya çıkmış; Anadolu'da Ahi Teşkilatları'nın kurucusu olarak şöhret kazanmıştır. Daha sonra Ahi Evran, geniş halk kitlelerini, dinî bilgilerle donatmak için yıllarca irşat görevini bıkıp usanmadan sürdürmüştür.

            Zile'ye yerleştikten sonra, çevresinde yüzlerce talebe toplanmış; bu talebeleri ilim ve irfanla yetiştirdikten sonra Anadolu'nun dört bir tarafına göndermiştir.

            Ahi Evran, vaazlarında son derece sade bir dil kullanarak halkın anlayacağı bir yorum ve misâllerle binlerce insanın gönlünü kazanmıştır. Allah rızasından başka bir gaye gütmemesi; ahlâkının güzelliği, mala mülke önem vermemesi gönülleri fethedecek yumuşak ifadesiyle herkesin sevgisini kazanmış, keşfedilmemiş gönüllerin kapılarını aralamıştır.

            Gerek gönül dilindeki kerameti, gerekse diğer meziyetleri sayesinde binlerce insanın etrafında toplanmasına sebep olmuştur. Ahi Evran, yalnız Tokat'ta değil, bütün Anadolu'da, esnafların Pîri olarak tanınmıştır.

            Ahi Evran Hazretleri'nin türbede bir âsası vardır. Ölümcül hastalar, bu türbeyi ziyaret ettiklerinde; âsa suya batırıldıktan sonra, âsanın ucundan damlayan su, hastaya içirilirmiş. Hasta bu tılsımlı suyu içtikten sonra eğer uyanabilirse; hastalıktan kurtuluşu mümkün olurmuş. Şayet hasta, kendine gelemezse ölümü yakın olurmuş.

            Ahi Evran'ın bazı konularda kitap yazdığı söylense de, henüz bu konuda elimize somut bir bilgi geçmiş değildir...

            ALİ HOCA

            Kabri, adıyla anılan köydedir. Ali Hoca, Ortaasya Yesevî kaynağından bade içen bir Alperendir. Halk arasında son derece sevilen ve sayılan bir zat olmasından dolayı yaşadığı bu köye Ali Hoca Köyü adı verilmiştir.

            Gönül ehli zatın kabri, ruhsal bozuklukları olan hastalar, müzmin ağrılar ve çeşitli dileklerin gerçekleşmesi için sık sık ziyaret edilmektedir.

            ANALI KIZLI

            Zile İlçesi'ne bağlı Elikli Tekke Köyü'nde bulunmaktadır. Türbe köyün çıkışında taş duvarlarla çevrili üstü açık bir durumdadır. Türbe hakkında herhangi bir menkıbeye rastlayamadık.

            Halk arasında ana, kız ve yakın akrabalardan birinin yattığı söylenen üç kabirden meydana gelmiştir. Ayak altında olması nedeniyle yöre halkı tarafından hemen her hastalık için ziyaret edilmekte, geleceğe ait dilekler bu kabir başında yapılmaktadır.

            ARAP DEDE EVLİYÂLARI

            Tokat'a, Alperenler Cenneti ifadesinin yakıştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira aynı isimde bir ilçede altı yedi tane evliyânın bulunması, Anadolu'da kolay kolay rastlanacak bir hadise değildir. Hele benzer adların şehrin diğer ilçelerinde de var olduğunu düşünürsek, "Alperenler Cenneti" ifadesi son derece yerindedir.

            Kaldı ki, Moğol istilâsından sonra Yesevî Ocağı'ndan yalnız Tokat'a, dört bin gönül erinin gelerek halkın kaybolan yaşama ümidini yeniden canlandırması son derece dikkat çekicidir. Biz burada halk tarafından benimsenmiş, isimleri unutulmamış; bir taş da olsa "Burada bir mübarek zat yatıyor!" sözlerinin arkasında bir gerçeği bulmak düşüncesiyle bu kayıtları tutmaya gayret ettik.

            Eğer, bir gün geçmişe yolculuk gerçekleşirse ve binleri Anadolu'ya, Orta Asya'dan gönderilen nur yağmurlarının kimler olduğunu, nerelerde yaşadıklarını, Anadolu'da nereye defnedildiklerini merak eder, araştırırsa o zaman bizim kayıt altına aldığımız Alperenler'in hakiki kabirlerinin yerini öğrenmek mümkün olur. Çünkü bu Alperenler'in en büyük vasıfları, halk arasında, halktan biri gibi mütevazi bir şekilde yaşamalarıdır. Onlara doğruyu, güzeli, saf İslâm inancını bütün detaylarıyla anlatmalarıdır.

            İşte Arap Dede, yukarıda anlattığımız konuya en güzel örnektir. Zile'de beş tane Arap Dede Türbesi etrafında dolaşan pek çok rivayete rastladık. Aslında Anadolu menkıbeleri ve masalları içindeki "Arap" motifini özellikle araştırmak, hattâ mukayese yapmak icap eder. Burada fazla temas etmek istemiyorum, ancak inancım odur ki; Anadolu'daki Evliyâ Menkıbeleri'nin hemen hemen pek çoğunda "Arap" motifi, olumlu olarak yer almaktadır. Sevimli, hoş, yumuşak huylu, sevgili, yardımcı, yardımsever bir vasfı vardır... Anadolu masallarındaki "Arap" motiflerinin "Cin" motifi ile sık sık yan yana kullanıldığını görmekteyiz. Bu konu bile özel bir araştırma icap eder.

            ARAP DEDE (1)

            İlçe merkezinde Şeyh Ali Mahallesi, Üç Köylü Sokak'ta, eski bir toprak evin zemin katında bulunmaktadır. Söylentilere göre Arap asıllıdır. Moğol istilasından sonra Zile'ye yerleşmiş bir Alperendir. Oturduğu yeri göstererek "Beni buraya gömün" diye vasiyette bulunmuş. Vefatında da yaşadığı evin zemin katına defnedilmiştir. Temizliğe son derece düşkün biri olduğu söylenmektedir. Arap Dede, Zile'nin en usta demircilerinden biriymiş. Öyle ki onun örste demir döverken çıkardığı sese herkes hayran kalırmış. Halk, Arap Dede'nin demir dövüşünü çok uzaklardan tanır, bu sesin ritmine mest olur, saatlerce bu sesi dinleyerek huzur ve mutluluk ufkunda kanat çırpanlar olurmuş. Gönül gözü açık olan insanlar için Arap Dede hâlâ Perşembe akşamları demiri örste dövmeye devam etmektedir.

            Tabii örste dövülen demir midir? Yoksa gönül hamuru mudur? Bunu anlamak için ateşe girmek, korlanmak, şekilden şekle girmek icap eder.

Arap Dede (1)

            Arap Dede hakkında söylenen rivayetlerden biri de şöyledir. Kabrin bulunduğu ev kiraya verilmiş. Kiracı Arap Dede'nin kabrinin bulunduğu odayı ahır yapıp içine hayvanları koymuş. Hayvanların sahibi, sabah kalktığında hayvanları dışarıda buluyormuş. Ahırın içi de pırıl pırıl. Bir hafta boyunca kiracı hayvanları içeri koymuş, her sabah hayvanları dışarıda bulmuş. Bu durum karşısında ders almayan kiracı, hayvanları tekrar türbenin yanına koymuş. Ertesi gün kalktığında bütün hayvanlarının öldüğünü görmüş.

            Arap Dede'nin, keramet ehli bir zat olduğunu şu rivayetten de anlamak mümkündür. Zile çarşılarında henüz fırın yoktur. Türbenin olduğu evde oturan kiracılardan biri uyuyan çocuğunu evde bırakıp, komşuya gider. Bir süre sonra eve geldiğinde oğlunun elinde o güne kadar görmediği nar gibi kızarmış çarşı somununu görünce, "Oğlum bu nedir, kim getirdi?" diye sormuş. Oğlan da :"Uyanmıştım, sen yoktun... Yalnızlıktan korkarak ağlamaya başladım. Şuradan bir yaşlı dede çıktı, elinde bunu getirdi, bana verdi." diye cevap vermiş.

            Halk arasında bu dedenin, Arap Dede olduğu konusunda inanç vardır.

            Anadolu Evliyâları'nın hiçbir zaman boş durmadığını, Türk Milleti'nin darda, savaşta yanında olduğunu şu rivayet de en güzel şekilde anlatmaktadır. Sanırım, ülkemizin her yanında buna ait bin bir menkıbe vardır.

            1974 yılı Temmuz başları, Arap Dede'nin yattığı yerden örs sesleri günlerce kesilmez. 14 Temmuz akşamı, evdekilerin rüyasına girerek "Kılıçları yaptım, savaşa gidiyoruz." diye ayrıldığını; 20 Ağustos ikinci Kıbrıs Barış Harekâtı'nın sonuna kadar, kabirden ses gelmediğini; ondan sonraki Perşembe akşamı seslerin yeniden başladığını evde oturanlar ifade etmişlerdir.

            ARAP DEDE (2)

            Elbaşoğlu Câmisi'nin avlusunda, duvar dibinde bulunmaktadır... Elimizdeki rivayetlerde bu büyük zatın Arap İslâm Ordusu'nun askerlerinden biri olduğu konusunda bilgiler vardır. Arap ordularının İstanbul'u fethetmek için Amasya - Zile yolunu takip ettikleri Arap Dede'nin Zile'ye gelince vefat ettiğini ve buraya defnedildiğini söyleyebiliriz.

İlbaşoğlu Câmîi Bahçesi İçindeki Arap Dede Kabristanı

            Halk arasında yürüyemeyen çocukların sık sık bu kabre getirildiği; yedi Perşembe üst üste getirilen, türbenin etrafında döndürülen çocukların yürümeye başladığını söyleyenlerin sayısı bir hayli fazladır.

Arap Dede (2)

            ARAP DEDE (3)

            Alacamescit Balâ Mahallesi, Atalar Caddesi'nde Yardımcılar'a ait evin bahçesinde bulunmaktadır. Bu kabrin bulunduğu yer, önceden boş bir arsa imiş. Daha sonra bahçeye ev yapılınca, türbe caddeye bakan kısımda özellikle bırakılmıştır. Hattâ, caddenin kenarındaki duvara mum konsun diye küçük bir pencere bırakılmıştır.

            Akşamları bu pencereye yakılan mumlar sayesinde küçük caddenin apayrı aydınlık olduğu, bazen ruhanî gecelerde gündüz gibi aydınlığının görüldüğünü söyleyenler var.

            Bir rivayette Arap Dede'nin bulunduğu kabirde bir kazan altın olduğu; bu altını bulmak için türbenin delik deşik edildiği; hattâ bir defasında altın dolu kazana ulaşıldığı; ancak altınların üstünde Arap Dede oturduğu için, alamadığını, kolay kolay da kimsenin alamayacağını söylemişlerdir. Bu rivayeti anlatan kişi, bahçe sahiplerinin evi yapmadan önce kabri kazdığını; aynı şeyleri görerek altınları alamadığını; korkusundan konuşma yeteneğini kaybettiğini, bir hafta sonra öldüğünü; aynı kişinin oğlu ve kızının da takip eden haftada acıyla kıvranarak öldüklerini; ailenin tamamen helâk olduğunu ifade etmiştir. Arap Dede'nin, zaman geçip nesiller değiştiğinde, ev sahipleriyle burada oturanların göbek bağı kalmadığı bir zaman, altınların kime kısmet olacağını kazı yapanlara söylemiş olacağı da rivayet edilmektedir.

            Arap Dede'yle uğraşanların kolay kolay iflah olamayacağı, helâk olup gidecekleri de halk arasında söylenen rivayetlerden biridir. Kıbrıs Barış Harekâtı'nda Arap Dede'yi ziyarete gelenler, kabrin ortasında büyük bir çukur görmüşlerdir. Savaşa, maddî ve manevî bedeniyle katıldığına inananların sayısı da azımsanamayacak kadar çoktur. Zile'de halk arasında bütün evliyâların Kıbrıs Savaşı'na katıldıklarıdır. Demirci Arap Dede'nin, "Kılıçları yaptım, savaşa gidiyoruz." sözü de sanki buradaki bilgiyi doğrulamaktadır.

            Yine Fikriye Başaran (60)'dan aldığımız bir bilgi de; yoksul ve hamile kadınlardan biri, akşamleyin, Arap Dede'nin başındaki yarı yanmış mumlardan birini alıp evini aydınlatmak için götürmüş. Zaman sonra kadın doğum yapmış. Doğan oğlunun tek kolu yok. Çocuk büyümüş, insan içine karışmış. Ancak öyle güçlü kuvvetliymiş ki; iki kollu bir çok insanın yapamadığı işi bir koluyla yapıyormuş.

            ARAP DEDE (4)

            Zile'nin Aluçözü Köyü'nde bir mezar için söylenir. Kim olduğu, nereden geldiği, ne kadar yaşadığı konusunda elimizde yeterince bir bilgi yoktur. Özellikle çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilen bu tekkede, dilekler yerine geldikten sonra adak kurbanları kesilir, yoksula dağıtılır, topluca tekkenin yanında yenir.

            ARAP DEDE (5)

            İlçeye bağlı Yeniköy'dedir. Bu Alperen hakkında da fazla bilgi yoktur. Benzer rivayetler, bunun için de söylenmektedir. En azında Arabistan'dan İslâm'ı Anadolu'da yaymak için gelen gönül erlerinden biri olduğu konusunda yaygın söylentiler vardır. Daha ziyade çocuğu olmayan kadın erkeklerin ziyaret ettiği, adakların adandığı kurbanların kesildiği bir tekke olarak bilinmektedir.

            ARDIÇLI DEDE

            Yeni Dağiçi Köyü'nde, ardıç ağaçlarıyla örtülü bir tepede bulunmaktadır. Mezarı, belli olmamakla birlikte, ardıçlığın kabri tamamen kaybettiğini, bu ulu ardıçların, ancak böyle büyük bir zat tarafından korunabileceğine halk inanmaktadır.

            Yöre halkı bu ardıçlığa daha çok yağmur duası için gider. Yağmur duası için gelenler, kurban kesmekte, af dilemekte, dua etmektedirler.

            ARSLAN DEDE

            Zile İlçesi'nin Kuzey sırtlarındaki Saraç Köyü'nde bulunmaktadır. Bu türbenin bulunduğu yerde yedi kabir vardır. Arslan Dede'nin büyük mücahitlerden biri olduğu; bir savaşta, dizlerinden aşağısını kaybetmesine rağmen savaşa devam ettiği, pek çok kâfiri tepelediği, dört metre boyunda olağanüstü bir şahsiyet olduğu konusunda rivayetler vardır.

            Arslan Dede, evliyâların büyüklerinden olup, Allah aşkı ve evliyâlık halleri ile hallenmiş bir ulu zattır. Doğum tarihi bilinmemekle beraber, Horasan'dan geldiği, oldukça uzun bir ömür sürdüğü nesilden nesile aktarılan rivayetler arasındadır. Önce ilim tahsil ettiğini, daha sonra çeşitli görevlerde bulunduğunu; ancak tasavvufun gönül alıcı sırlarını anladıktan sonra, mevkiden, makamdan, paradan puldan tamamen vazgeçtiğini; erenlerden bir eren olmak yolunda, bin bir çile çektiği söylenmektedir.

            İbadet ve taatı, baş tacı yapan, kendine gelen binlerce hediyeyi ihtiyaç sahiplerine dağıtan; yoksulluğun ve sadeliğin bir onur olduğunu savunan son derece gönül ehli zattır.

            Hakkında menkıbeleri ve kerametlerini bizzat gören pek çok insan vardır. Yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği söylenmektedir. Talebelerinden birinin evinin bitişiğinde kullanılmayan bir dükkân varmış. Dükkânı satın alıp evi biraz olsun genişletmeyi, gelen geçene sofra kurmayı, hizmet etmeyi isteyen genç eren, durumu hocasına bildirmiş. Dükkânın sahibi boş mekânı Arslan Dede'nin talebesine bir türlü satmak istemiyormuş. Bir gün Arslan Dede, talebesinin evine gelmiş sohbet etmiş. Sırtını da, dükkânın duvarına dayamış... Ertesi gün dükkân sahibi, el pençe divan talebenin karşısına çıkıp "Al burası senin olsun, beni arslandan kurtar!... İçimdeki bu arzu kaybolmadan al!..." diye ısrar etmiş.

            Arslan Dede Türbesi, daha çok piknik amaçlı olarak ziyaret edilir. Zile ovasına hâkimiyeti, yayla havasının güzelliği, pek çok insanın özellikle Yaz mevsiminde buraya çeker. Hamile kadınlar, bu türbeyi ziyaret ederlerse, "tekke beni" izinin bu türbeyi ziyaret eden kadınların çocuklarında olduğu inancı genel olarak hâkim bir inançtır. Yine bu türbe yağmur duası için de sık sık ziyaret edilen mekânlardan biridir.

            AYAK BASAN

            Zile ilçe merkezinde Boğaz adı verilen mevkide, bir kayanın dibindedir. Mezarı pek belli değildir. Etrafında taşlar vardır. Ayak taşı ve baş taşı yoktur. Yürümeyen çocukları olan kadınların ziyaretgâhıdır.

            AY KADIN

            Kızılca Köyü'ndedir. Kim olduğu nereden geldiği bilinmemekle beraber, kız olduğu, tarikat ehli olduğu söylenmektedir. Ay Kadın'a ait bir türbe yoktur. Ancak ziyaret yeri olarak kabul edilen mekânda bir havuz bulunmaktadır.

            Özellikle, düğünlerde gelin ve damadın buraya gelip yıkanması, evliliğin bereketli, çocukların sağlıklı doğması; mutlu ve bütün kötülüklerden arınarak geçmesi, kıskanç gözlerin kötülüklerinden korunması; gelinle damadın bütün bir ömür boyunca birbirlerini sevip saymaları düşüncesiyle yüzyıllardır gelenek sürdürülmektedir. Havuzun içinden akan çeşmedeki suyun mide hastalıklarına iyi geldiği Kızılca Köyü'nde yaygındır.

Ay Kadın - Kızılca Köyü

            AYAN DEDE

            Alacamescit Mahallesi, Alacamescit Câmisi'nin yanında bulunan Kâğızmanlılar'a ait evin içinde bulunmaktadır. Hayatın içinde, gece ve gündüz, zaman ve mekânın ötesinde en umulmadık olaylar, O'na gösterildiği "Âyan Olduğu " Ayan Dede ismini aldığı rivayet edilir.

            Halk tarafından üç veya yedi Perşembe, çeşitli dilekler için ziyaret edilir. Geceleri, başında bir kandil ya da mum yakılır. Ev sahipleri, mumu yakmayı unuttukları takdirde, kendiliğinden mumun yandığını hayretler içinde gördüklerini ifade etmişlerdir. Kim bilir, gönül ışığı yananların, kabir ışığı da sönmezmiş...

            BALIKLI

            Korucak Köyü'ndedir. Eskiden türbenin yanında küçük şirin bir havuz, havuzun içinde de gümüş renkli balıklar varmış. Evliyânın "Balıklı" adı buradan gelmektedir. Rivayete göre seferberlik zamanında evliyânın bulunduğu havuzun yanına bir tabur asker gelmiş. Tabur komutanı, havuzun içindeki balıkların güzelliğini görünce hayran kalmış. Hemen emir vererek balıkların tutulmasını, kızartılıp yenmesini söylemiş. Köylüler, "Burası mübarek bir mekândır, balıklar da mübarektir. Ne olur etmeyin, eylemeyin, Allah'tan korkun, sonra başınıza, çoluğunuza çocuğunuza bir belâ gelmesin" diye yalvarmış durmuşlar.

Korucak Köyü'nde Balıklı Tekkesi Kitabesi

            Ancak Tabur Komutanı, balıktan evliyâ da olmaz, mübarek hayvan da olmaz diye, havuzu boşaltmış. Balıkları tutturmuş. Bütün orduya yedirmiş. Akşam evine bir sürü balık götürmüş. Karısından balıkları temizleyip kızartmasını istemiş. O gün, komutanın çocuklarından biri yüksek bir duvardan ayağı kayıp düşmüş, zavallı çocuk hemen oracıkta ölmüş. Daha acının biri geçmeden diğer çocuk, oyun oynarken ortadan kaybolmuş. Bir tabur asker koca çocuğu bulamamış. Sanki, yer yarılmış da çocuk içine girmişmiş. Bütün bunlardan ders almayan komutan, karısına ısrarla balıkları kızartmayı söylemiş. Kadın, balıkları tavaya koymuş. Ateşin altını körüklemiş. Bir anda oraya düşüp kalmış. Balıklar ortadan kaybolmuş. Komutan yaptığı hatayı anlamış. Tövbe etmiş. O günden sonra komutanı bir daha gören olmamış.

            Köylüler, yükselen havuzun sularına baktıklarında balıkları görmüşler. Bazı balıkların bir tarafı gümüş renginde bir tarafı siyahmış. Siyah gövdeli olan balıklar, komutanın evindeki balıklarmış. Halk, bu acı olayın bir kez daha tekrarlanmaması için havuzun üstünü kapatmış. Balıklar da ortadan kaybolmuş. Bazıları evliyânın da başka yere göç ettiğini söylemektedir. Ancak Korucuk Köylüleri hâlâ bu kapalı havuzun bulunduğu yerde evliyâ olduğuna inanmaktadırlar. Zaten Balıklı Evliyâ'nın en büyük kerameti, kendine inanmayanları büyük belâlara uğrattığı; havuzun çevresinden bir şey alanların kolay kolay peşini bırakmadığı kulaktan kulağa yayılmıştır. Bugün havuzun içinde hâla balıklar yüzmektedir.

            Balıklı evliyânın varlığından mıdır, yoksa bir sebepten midir bilmiyorum. Bugüne kadar leylek yuvasının ve leyleklerin en fazla olduğu köy her halde Korucak Köyü olsa gerek. Hemen her tavanında bir leylek ailesi yuva yapmış. Baharın şakıyışı bir başka olsa gerek.

            Mahmut Atasoy'la yaptığımız konuşmada; "Leyleklerin burayı mekân tutmasının sebebi, kimsenin onları rahatsız edemeyeceğinin farkında olmalarındadır. Leylek konseri dinlemek isteyenlerin, köyümüze sık sık uğramaları lâzım!" sözünün altında iki düşünce var gibi; hayvanlara karşı duyulan aşırı sevgi ve gerçekten Zile çevresindeki "Leylek Oba" olarak Korucak Köyü tanınmış olmasından kaynaklanıyor.

Leyleklerin Balıklı Tekkesi'nin
Koruması Altında Olmadığını Kim Söyleyebilir?

Köyün İçinde ve Çevresinde Yüzden Fazla Leylek Yuvası Var

            Yine H.1223 tarihli Balıklı Evliyâsı'na ait olduğu söylenen bir de mezar kitabesi vardır. Yetmiş beş yaşındaki Ayşe Utku teyze de, fırını yakarken gönül dünyasının güzellikleriyle : "Yüreğinde güzellik olmayana, evliyâ ne yapsın, insan ne yapsın?" diyerek, evinin ekmeğini bu yaşta hazırlamanın verdiği bahtiyarlıkla ayakta kalmaya devam ediyordu.

            BEKİMİŞ DEDE

            Zile Devlet Hastanesi'nin bahçesinde bulunan Muharrem Dede Türbesi'nin karşısında bulunmaktadır. Mezarı olmayıp, bir buçuk metre yüksekliğinde sütun bir taşı vardır. Baş taşı, havuz şeklindeki bir çukurun içine dikili olup; ekseriye korku belâsına müptelâ olanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Eskiden havuz şeklindeki mekânın kenarında, bir kurna varmış. Korku hastalığına yakalanan kişiler, evlerinden su getirerek kurnanın içine kor, bir müddet beklettikten sonra götürüp üç gün içerlermiş. Bu şekilde korkuları geçermiş.

Bekimiş Taşı

            Bu Ulu zat, yüreği pekiştirdiği, korkuları giderdiği için "Bekimiş Dede" ismiyle anılmıştır. Bekimiş Dede'nin sütun şeklindeki taşı, etrafı kazınarak sonradan ortaya çıkarılmıştır. Halk bu taşa "Dilek Taşı" adını vermiştir. Ziyarete gelenler, önce dilek diler; sonra bu taşı kucaklarmış. Eğer taş kucaklandığında eller, birbirine kavuşursa, dilek yerine gelir; kavuşmazsa dileğin olmayacağına dair bir inanış yaygındır.

            BEYAZID-İ BESTAMÎ CÂMİSİ ve TÜRBESİ

            Ali Kadı Mahallesi'ndedir. 1236 - 1305 tarihli iki kitabesi vardır. Şapkalı ve orijinal bir minaresi bulunan cami, Eratnalılar Dönemi'nde yapılan ve uzun zaman kültür merkezi olarak hizmet gören bir külliyenin günümüze kadar gelen bölümüdür. Türbede Beyazıd-i Bestamî Hazretleri'nin yedinci karından torunu olan Ethem Çelebi yatmaktadır.

Beyazıd-ı Bestami Câmîi'nde Leylek Yuvası

Fotoğraf : Necmettin ERYILMAZ

            Halk tarafından çeşitli niyet ve dua yapmak için sık sık ziyaret edilmektedir.

            BİRCİVAN

            Emir Dolu Köyü'ndedir. Kim olduğu, nereden geldiği, nasıl bir hayat sürdüğü konusunda elimizde bir bilgi yoktur. Yöre halkı, hemen her türlü hastalıktan şifa bulmak için Bircivan'ı ziyaret etmekte, adaklar adamakta, kurbanlar kesmektedir.

            BOLDACI TEKKESİ

            Boldacı Köyü'ndeki câminin yanında bulunmaktadır. Yedi kabirden meydana gelen bu türbeyi, yalnız köy halkı değil, çevreden de pek çok insan ziyaret etmektedir.

Boldacı Tekkesi

Postacı Ömer ALTUNSOY Fotoğraf Arşivi

            Zile ve çevresinde eşkıyaların bol olduğu dönemlerden birinde, Boldacı Köyü'nü eşkıyalar basıyor. Eşkıyalar, halkın malı mülkü ne varsa alıp götürüyorlar. Karşı koyanları da hırpalıyorlar. Eşkıyalar öylesine ileri gidiyorlar ki, tekke için toplanmış olan buğdayları bile talan ediyorlar...

            Bu sırada gaibden "Yetiş, abam, yabam, kazmam küreğim!..." diye bir ses işitiliyor. Eşkıyalar, köyden güle oynaya çıkarken, birden havadan uçarak gelen kazma, kürek ve baltalarla karşılaşıyorlar. Bu nereden ve nasıl hareket ettiği bilinmeyen âletler karşısında eşkıyalar, şaşkına dönüyor. Bir iki karşı koymak isteseler de baş edemiyorlar. Bir çoğu ağır yaralı olarak kurtuluşu, tabanları yağlamakta buluyor. Köylüyü eşkıyadan kurtaran, görünmeden kazma, kürek ve baltaları kullananların bu türbede yatan yedi erenler olduğuna halk inanmaktadır.

Boldacı Tekkesi'nde Eski Sütunlar

            Boldacı Tekkesi'ni, sıkıntısı olanlar, aşırı baş ağrıları, müzmin dert çekenler, gözü ağrıyanlar, yürümeyen çocuklar ve çeşitli konularda dilekleri bulunan pek çok insan ziyaret etmektedir. Özellikle yürümeyen çocuklar, bu mezarların etrafında yedi defa dua okuyarak dolandıktan sonra, yürümenin gerçekleşeceğine halk inanmaktadır.

            CAFER ÇELEBİ

            Ulu Câmi'nin karşısında bulunan Demirtolalar'a ait evin bahçesinde bulunmaktadır. Türbe iki kabirden ibarettir. Bu kabirlerin başındaki kitabede Hicrî 926 tarihi yazılıdır. Cafer Çelebi'ye halk arasında Ömer Dede de denilmektedir.

            Âlim, cömert ve iyiliksever bir Ulu zat olan Cafer Çelebi, İslâm'ı anlatmak için büyük gayretler sarf eder; Allah davasının ve Peygamber (s.a.v.) sevgisinin yılmaz savunucularından biri olmaktan büyük mutluluk duyarmış. Mütevazi bir şahsiyetin arkasındaki, ikna kuvvetine akıl sır ermezmiş. Kabri, daha çok dua ve niyazda bulunmak için ziyaret edilir.

            CİCİ ANNE

            Küçüközlü Köyü'ne üç kilometre mesafede, ormanlık bir arazinin içindedir. Son derece bakımlı bir mesire yeridir. Köçüközlü Köyü Derneği tarafından, etrafı düzenlenen mekânın içinde birkaç kabristan vardır. İftiraya uğramış bir kadının Allah'a dua edip, sığınarak insanların arasından uzaklaştığı ve vefat ettikten sonra buraya defnedildiği söylenmektedir. Gönül dünyasının güzelliklerle dolmasını isteyenler, iftiraya uğramanın ne büyük bir acı olduğunu anlamak isteyenlerin, kabir ziyaretinin sevabını almak isteyenlerin uğradığı nezih bir mekândır. Kendini saklamak için "Cici Baba" diye anıldığı sanılan; sonradan İstanbul'da birinin rüyâsına girerek " Cici Anne" olduğunu işaret eden bir evliyâ hanım olduğu söylenmektedir.

Cici Anne Tekkesi/Küçüközlü Köyü

Fotoğraf : M. Emin ULU

            Çevresindeki toprakların altında Maşat Kültürü'nün örneklerinin olduğu bir mekânda "Cici Anne" ve onun gibiler, bu toprakların gerçek sahibinin kim olduğu konusundaki ruhanî havanın Üçkaya, Çiçekpınarı ve Yalınyazı arazilerine nasıl yayıldığını; bu vatan için şehit olmuş Orhan Cebeci'nin kardeşi Abdullah Cebeci ve yakınlarının gönül dünyalarını tanımak gerek.

            Al canım, kalmasın etim kemiğim
            Feda olsun sana bütün benliğim
            Ey evliyâların yurdu cennetim
           
Al canım, kalmasın etim kemiğim

            Heva, heves, uzak olsun gönülden
         
Hiç, hayır gelir mi onsuz ömürden
          
İki göz bakar, bir görür gönülden
           Hiç, hayır gelir mi onsuz ömürden..

     
Makale Devamını İzlemek İçin Tıklayınız

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR