ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 10 Nisan 2008 tarihinde güncellenmiştir.)

.

 

ŞEKERCİ AHMET'İN
ÇIRAĞIYDIK
TERZİOĞLU ANILARI - 4

Anı : Fikri TERZİOĞLU

Fikri TERZİOĞLU Anılarıyla Başbaşa

Fikri TERZİOĞLU Fotoğraf Arşivi

ŞEKERCİ AHMET'İN
ÇIRAĞIYDIK
FİKRİ TERZİOĞLU ANILARI - 4

Halk Şeker Ticarethanesi - Soldan Sağa : Ebrişim Mustafa,
Kelleroğlu Seyit, Niyazi AKTUĞ, Ahmet EREN, Celil CİNBAŞ.


Ahmet EREN oğlu İlhan EREN Fot. Arşivi - Gön. : Ahmet Kabayel - Ahmet D. Varilci

            Ünye’de Şekercilik ve Şekerci Ahmet Eren hakkında çıkan yazılar beni çocukluk yıllarıma götürdü. Yayımlanan yazılardan sonra elimi şakağıma dayayıp, çocukluk yıllarımdaki o güzel günleri düşünmeye başladım. Nasıl düşünmem ki, bir an Fikret Ağabey'imle birlikte yaşadığımız şekerli ve tatlı anılar birbiri arkasına gözlerimin önünden geçmeye başlamıştı.

            Şekerci Ahmet Halazademiz Seher Hanım'ın kocası olarak eniştemiz olurdu. Aynı zamanda Araştırmacı M. Ufuk MİSTEPE'nin anneannesi Rahime Şadiye KÜLÜNK’ün hala oğluydu. O zamanlar okula devam etmek istemeyen veya bir şekilde okuyamayan çocuklar sanat öğrenmek için herhangi bir sanat ustasının yanına çırak olarak veriliyordu. Fikret Ağabey'im de Şekerci Ahmet'in yanına çırak olarak verilmişti. Benim de ağabeyimle çalışmam ise annemin, İstanbul'da kalan teyzem ve anneannemin yanına gitmesiyle başlamıştı.

Şekerci Ahmet Eren Ünye'de Arkadaş Grubuyla.

Ahmet EREN oğlu İlhan EREN Fot. Arşivi - Gön. : Ahmet Kabayel - Ahmet Derya Varilci

            Halam bizi yıkar, paklar, temiz elbiseler giydirir, annemizin yokluğunu hissettirmemeye çalışırdı.

            Benim görevlerimden biri de öğlenleri eve gidip, halamın hazırladığı üçlü sefer tası ile eniştemin öğle yemeğini getirmekti. Daha sonra dükkânın temizliğini yapar, şeker kavanozlarını, camlı kapakları olan ve içindeki bisküvilerin nevii belli olan kutu başlıklarını çıkartıp, tek tek silerdim. Dışarıya çıkarttığımız, dükkânın önünde olan ve yine hepsi kapaklı olan leblebi, nohut, halkalı şekerlerin camlarını silerdim. Bir de camekân dediğimiz, içinde pasta, kurabiye ve son zamanlarda imal ettiğimiz poğaçaların bulunduğu, birkaç gözlü ama bütünüyle açılıp örtülen cam kapakları silmek de benim işimdi.

Cumhuriyet Meydanı - Solda Belediye Binası, Ortada Deniz Oteli İnşaatı

Fotoğrafı Günümüze Ulaştıran : Eren TOKGÖZ

            İşlerim arasında dökme şeker kalıplarının temizliği vardı ki bu en zor işimdi. Kalıplar tabanca, koyun, arslan, salıncak, horoz gibi çeşitleri olan iki parçalı alüminyum kadar hafif bir metaldendi. Bu kalıplar birleştirilip vidası sıkıştırılır ve eriyik halindeki şeker çok ustaca içine dökülür ve yine çok çabuk bir şekilde şekerin her iki kalıba yayılması sağlanırdı. Burada çabuk olmanın ustalığı galiba aktarılan şekerin ince zar gibi olması içindir. Yoksa fazla akıtılan şekerin gramajı çok olacağından fiyat arttırma olanağı da olmadığı için zarar edilirdi. Şekerler döküldükten sonra soğumaya bırakılır, kalıplar iyice soğuduktan sonra, vidalar gevşetilerek şekerler çıkartılır ve ayrı olan cam sergisinde asılı vaziyette satışa sunulurdu. Daha sonra kalıpların içleri bir ördek kanadı tüyle yağlanır ve yeniden döküm yapılırdı. Bu kalıpların temizliği bazen saatlerce sürerdi, arada bir eniştemiz, işi iyi yapıp yapmadığımı kalıpları eline alıp, boynunda asılı olan gözlüğünü takıp inceler, kontrol ederdi.

            İşlerimiz bittiğinde kapının önünde, bütün dükkânlarda olduğu gibi bizim de sandalyemiz ve kütmenimiz bulunurdu. Orada oturup dışardan alışveriş yapmak isteyenlere satış yapardım. Boş zamanlarımızda yan komşularımızla yarenlik edilir, çeşitli konularda sohbetler yapılırdı.

Şekerci Ahmet Eren'in Yan Komşusu Topçu Dondurması Hüseyin Diktepe
Soldan Sağa : 1. ?, 2. İlhan Eren, 3. Tarık İskender, 4. Arkada kasketli Yusuf Diktepe, 5. Ayakta kravatlı ?,
6. Fikret Terzioğlu, 7. Gazete okuyan Hüseyin Diktepe, 8. ?, 9. Fikri Terzioğlu, 10. Orta Mektepli ?

Ahmet EREN oğlu İlhan EREN Fot. Arşivi - Gön. : Ahmet Kabayel - Ahmet Derya Varilci

            Komşu işyerlerini de tanıtmak için kısaca onlardan bahsetmek istiyorum. Komşu dükkân sahiplerinin çoğunluğu şimdi yaşamıyor olabilirler; burada onları anarken, vefat etmiş olanlara Allah'tan rahmet diliyorum. Şimdi yaşıyor olanlara da sağlık ve sıhhat içinde uzun ömürler dilerim.

            Ben orada çalıştığım yıllarda, dükkânımızın sol yanındaki bitişiğinde, Yaşar Çepoğlu'nun dükkânı vardı. Daha sonraları ise aynı yere Topçu Dondurmacısı'nın kardeşi Yusuf Diktepe dükkân açmıştı. Onun bitişiğinde bir ara ve Hoşgör vardı. Sol tarafa devam ettiğimizde Ziraat Bankası ve son köşede ise Enver Gündüz Amca'nın dükkânı bulunurdu. Enver Amca çok renkli kişiliği olan, zayıf, hareketli, çakmak gibi camçakır gözlere sahipti. Öyle hemen geçilecek birisi değil, anlatılacak çok şeyi olan güzel ve dost bir insandı. En iyi kestane onda bulunurdu. Zamanın markası Apikoğlu sucukları da.. Fakat en çok reklâmını yaptığı ise soğuk meşrubatlardı ve kendi elleriyle özenle hazırlardı.

Hükûmet Caddesi - 1955 Topçu Dondurması

28.07.2007 Uluslararası Ünye Festivali Orta Çarşı Fotoğraf Sergisinden Alınmıştır.

            Enver Amca orada sadece meşrubat değil, bisikletçilik de yapardı. Ayrıca Adana, Tarsus ve Mersin taraflarından getirttiği turfanda sebzeler ve meyvelerden de satardı. Turfanda getirdiği sebzelerin uzun sarı sepetlerinin göz alıcı canlılığı bizim kullandığımız sepetlere hiç de benzemiyordu. Sattıkları mallar arasında, o zamanlar alışkanlık haline gelmiş olan Pazar günleri "yavlu yaptırma geleneği"nde de ayrı bir yeri vardı. Çünkü en iyi pastırma ve sucuklar da onda bulunurdu.. hattâ yumurta bile. Sevgili Enver Amca sokağa karşı arada bir bağırarak, "Ayran, limonata bumbuuz, gel vatandaş geel!" diye seslenirdi.

            Hemen araya doğru bitişiğinde Ahmet İskender Amca'nın lokantası vardı ve o da "Buyurun, buyurun!" diye yemek çeşitleri sayarak Enver Amca'ya nazire yaparcasına seslenirdi.

Ünye Orta Çarşı'nın Görünümü - 1930 (Foto Ahmet Hüseyin)

Kaynak : Resimli Ünye Rehberi / Müellifi M. Bahattin

            O arastanın renkli, çok renkli simalarından biri de orada fotoğrafçılık yapan Enver Lüleci Ağabeyimizdir. Bir eli, üç ayaklı, siyah beyaz vesikalık fotoğraf çektiği makinesinde dirseğine kadar soktuğu, ucu lâstikli, siyah bezden torbamsı yerdeyken, oldukça yüksek sesle bağırır gibi her zamanki  esprili konuşmasıyla koroya katılırdı. Bu arada eskiden vesikalık fotoğrafların bu makinelerde önce arabı (negatifi) çekilir, sonra da arap resmi makinenin önündeki düzeneğe ters olarak yerleştirilir ve esas vesikalık siyah beyaz fotoğraf elde edilirdi. Tabi resim çekilirken verilecek komutlara da harfiyen uymak vardı. Şöyle ki, "başıyın az galdur, acuk yana dön, hafif doorul, aazuyun açma, gözüyün gırpma, aha boriya dooru bak" gibi neşeli konuşmalar geçerdi. Resim bitince de hemen alamazdınız.. önce yıkanır, kurutulur, sonra da bir makasla kesilerek elinize öylece verilirdi. Fotoğrafçı Enver Lüleci Abi'mizi yıllar sonra İstanbul'da bir iş için bulunduğum sırada, işimin takipçiliğini yapan akrabalarımdan Yeni Bosna'da olduğunu işittiğimde kendisiyle görüşmek ve ziyâret etmek istemiştim, ama bu isteğimi gerçekleştiremedim.

Hükûmet Caddesi - 1957 Topçu Dondurması

28.07.2007 Uluslararası Ünye Festivali Orta Çarşı Fotoğraf Sergisinden Alınmıştır.

            Evet, o sokağın tadı bambaşkaydı. Bu sesli üçlüye zaman zaman diğer esnaflar da katılarak neşeli atışmalar yapılırdı. Ben daha ileriye gitmeden şekerci dükkânımızın önündeki sandalyemden sağ yandaki dükkânlara dönerek, bitişiğimizdeki diğer işyerlerini anlatayım. Hemen bitişiğimizde oldukça çok çeşitleri olan bir bakkaliye dükkânında Mustafa İbrişim Amca ve oğlu Selâhattin Abi'lerin işyeri vardı. Dükkânda zaman zaman yaşıtımız olan Ali isminde oğlu da bulunurdu. Mustafa Amca'nın küçük bir hikâyesini de burada anlatmak istiyorum.

            O zamanlarda Ünye Ortaokulu'nda, sanırım Müdür Muavini olan Müsdamel lâkaplı tıknaz bir öğretmen vardı. İsmi şimdi aklıma gelmiyor, fakat Muzaffer Bey'di galiba? Bu Müsdamel Bey, Mustafa Amca'dan kaşar peyniri satın almış, eve gidip paketi açtığında kaşar peynirinin arasından peynir kurdu çıkmış. Paketlenmiş kaşar peynirini alarak doğru Kaymakam Bey'e şikayet edip, Kaymakam Bey'le birlikte Mustafa Amca'nın dükkânına gelip, bozuk ve kurtlu peynir satışından dolayı cezalandırılmasını istemiş. Şekerci Ahmet Enişte'mizin tek oğlu olan İlhan Abi'yle birlikte ben de oradaydım. Zaten Ünye'de böyle bir şey oldu mu kalabalık yığılır, sadece seyretmek için toplanılırdı. Hoş şimdi bile halâ öyle ya bizim Ünye'de! Neyse, Kaymakam ve Öğretmen Bey gittikten sonra Mustafa Amca'nın söyledikleri halâ taptaze aklımda duruyor. Mustafa Amca söze, Ünye insanının kızgın haliyle güzel bir giriş yaptıktan sonra, "Bİ DENE YÜKELTCEDİM EMME YANIMDA MAKAM VARDI" demesiydi. Bu MAKAM kelimesini biz yıllarca kullanmıştık.Kaymakam için MAKAM demesi bizim için nedense garip gelmişti.

            Bu olayı bu şekilde bitirdikten sonra gelelim sıradaki dükkâna.. Mustafa İbrişim Amca'nın bitişiği Şekerci Ahmet Enişte'nin yanında yıllarca çırak olarak çalıştıktan sonra kendi dükkânını açan Şekerci Niyazi Aktuğ Amca'nın dükkânına aitti. Niyazi Amca'nın bitişiğinde, o sıranın köşe başı olan yerde üstünde Dr. Şevket Bali'ye ait muayehane, altında ise hanımına ait eczane bulunuyordu.

Halk Şeker Ticarethanesi
Solda : Niyazi AKTUĞ - Ortada : Ahmet EREN

Ahmet EREN oğlu İlhan EREN Fot. Arşivi - Gön. : Ahmet Kabayel - Ahmet D. Varilci

            Buradan daha ileriye gitmeden tekrar şekerci dükkânımıza dönerek, karşımızda ne var ne yok onu anlatalım diyorum. Şekerci dükkânımızın karşısında en sağ başta, şmdi halâ faaliyette olan Gün Fırını bulunmaktaydı. Sahiplerinden Ali ve Mustafa Gün kardeşlere ait olan bu fırında daha sonraları Mustafa Amca'nın çocukları Lütfü ve İsmet Abiler fırıncılığı devam ettirdiler ve halen de devam ediyor. Ali Amca'mız ise fırının bitişiği olan dükkânda şekerciliğe başlamıştı. Ali Amca'nın çocuklarından Fikret, Taylan ve yaşıtımız Arif de şekerci dükkânında gördüklerimdi.

            Fikret Abi'nin şekerci dükkânının bitişiğine de o zaman tek kat üzerine İş Bankası yapılmıştı. Hemen bankanın yanından üst kata çıkan bir merdivenle iş bürolarına çıkılırdı. Bu iş katlarından birinde Ali Fuat diye cok şişman bir doktor vardı ve çok sempatik, işçi dostu olan bu muhterem insan gerçekten çalışanlara karşı daha içten bir yaklaşım sergilerdi. Hattâ çoğu sigortasızlardan para bile almadığını duymuştum. İlâcların parasını dahi kendi cebinden ödediği söylenirdi. Bankadan sonraki yer ise bomboş bir arsa olarak duruyordu. İş Bankası'ndan bahsederken burada bir arkadaştan da bahsetmeden geçemeyeceğim. İş Bankası'nın veznedarının oğlu olan bu akranımız çocuk, bizim bilmediğimiz şarkılar mırıldanırdı. En çok söylediği de "LÂL LÂ LÂL LÂ LİZİBOM BALAM BALAM LİZİKOM" diye söylerdi, sonra da adı öyle söylediği şarkı gibi kaldı. "Lâ lâ lizibom balam balam lizikom" gel aşşa git yukarı, hoş bir cocuktu.

            Sonraları arada olan Hoşgör Kütmen Rıza Emmi, bankanın arka tarafında kalan boş arsaya bir kulübe yaparak, yine Hosgör adı altında sadece şarap satardı. Hoşgör'ün arka tarafında ise dar bir aralıktan yolun öbür tarafına kahvehanelerin olduğu tarafa geçiliyordu. Bir de o arada sık sık gördüğümüz, tanıdığım olanlar ve çok hoş tonton birileri de vardı ki orada yaktığı mangalın içinde kahve kavuran yaşlı amcalar vardı. Biri Gadir Emmi dediğimiz.. daha sonraları Ziraat Bankası'nda yardımcı olarak çalışmaya başlamıştı. Oğlu da aynı yerde memurdu.

Türkiye Ziraat Bankası Ünye Şubesi İlk Eski Binasında

            Yolun öbür tarafı yani denize bakan tarafı ise boydan boya kahvehanelerle doluydu. Kahvelerin karşısı da bölünmüş olarak bahçeleriydi. Akasya ağaçlarıyla gölgelenmiş bu güzel yerler aklıma geldikçe bir iç çekiyorum ki sormayın! Kahveden gözünüzü çevirdiğinizde göreceğiniz alan denizin tam kenarıydı. Kahvehaneleri sırasıyla isimlendirecek olursak en baştaki Muzafferlerin Kahvehanesi olarak söylenirdi. Diğer kahvehanelerden biri de Arap Hasan'ın Kahvesi olarak ünlüydü. Cinbaşların Kahvehanesi'nden sonra gelen ise Variloğulları'nın Kahvesi diye bilinirdi.. diger köşedeki ise Siddin Kahvesi olarak ünlüydü. Kahve kavuran amcalar hem kahve satan Cinbaşlara hem de kahvehanelere iş yapıyorlardı.

            Böylece Şekerci Ahmet Eren'in dükkânı ve çevresini kısaca tanımış olduk. Aslında dükkânımızın arkasında kalan sokak da eski Ünye'nin güzelliklerini yansıtan insanlarımızın bulunduğu, bilinmesi gereken yerlerdir. Fırsat bulduğumda onları da anlatmak isterim. Benim yaşımda cok kimse olabilir.. oralardan da geçmiştir. Ama benim gibi yaşadıklarını sanmıyorum. Çünkü ben yalnız yaşadım. Çok konuşmadım ama dolu dolu yaşadım Ünye'mi.

ŞEKERCİ DÜKKÂNIMIZ VE
İMALÂTLARIMIZ

Sofuoğulları'ndan Şekerci Ahmet EREN

Ahmet EREN oğlu İlhan EREN Fotoğraf Arşivi
Gön. : Ahmet Kabayel - Ahmet Derya Varilci

            Dükkânımızın kapısını açıp, yeni bir güne nasıl başlıyoruz.. şimdi onu anlatmaya çalışacağım. Önce dükkânın kat kat olan kepenklerini açmak faslından başlayalım. Kepenkler birbirine geçmiş, ağır demir levhaların her iki tarafından, yani hem sağ hem de sol tarafından açıla açıla orta yerde birleşerek, tam orta yerdeki en son  kanatlarda bulunan kilit halkaları yan yana geldiğinde irice bir kilitle kitlenirdi. Bazı dükkânlarda ise yukardan aşağıya çekilen kepenkler de vardı. Kepenkleri açtıktan sonra dükkânımızın giriş kapısı da (ayrıca kilitli olduğundan) özel anahtarıyla açılır ve "Bismillah" diyerek, sağ ayağımızla dükkâna girerdik.

            O zamanlar en çok dikkat ettiğimiz husus ilk gelen müşteriydi.. yani siftah yaptığımız müşterinin ayağının iyi gelmesine inanılırdı. Eğer ayağı iyi değilse o gün pek de iyi geçmezdi. Yani "işler KESAT" denilen sözün geçerlilik kazandığı gün olurdu. Eniştemizin ilk işi doğru kasaya gider, orada bulunan biraz yüksekçe olan üstü minderli sandalyesine oturarak paraların durumunu gözden geçirir, bozuk paraların yeterliliğine bakar, boylarına göre çekmecedeki yerlerine yerleştirirdi. Gelen müşterilerle genellikle Fikret Abim ilgilenir, eniştemiz kasada parayı alır veya para üstü verirdi.

            Günlerden Pazartesi olarak güne başladığımızı sayarak işimize devam edelim. Önce eksikliklerimize bakılır, terekler kontrol edilir, siparişler varsa onlara bakılır ve Çarşamba gününe yapılacak işlere başlanılırdı. Çarşamba günleri Ünye'nin haftası olduğundan, yoğun iş günlerimizdendi. Genellikle köyden gelenler için ayrıca çalışmalar yapılır.. helva, lokum, halkalı şeker ve badem şekerleriyle, oyuncaklar hazır edilirdi. O zamanlar çocuk mamalarından en çok satılan ARI marka mama unu ve DEVAMİSK adı verilen krem kutusu gibi metal kutularda satılan mamalar köylüler tarafından çok alınırdı. Ararot marka da  çok makbuldü o zamanlar.

Halk Şeker Ticarethanesi - Her nevi Şekerleme - Pasta -
Fondan - Şokolatalar ve s. - Karadeniz'in en seri bir şeker Ticarethane'sidir.

Resimli Ünye Rehberi - Müellifi : M. Bahattin, 1930/İst.

            Ayrıca Çarşamba günleri Büyük Câmi'nin önünde bizim de sergimizi açtığımızdan, Pazartesi'nden itibaren hummalı bir çalışma içine girerdik. Hazır gelen şekerlerin çeşitlerine göre yerleştirilmesi de başlı başına bir işti benim için. O zamanki âdi kağıtlı şeker olan İstanbul imalâtı bonbonların, kâğıt ambalajlarının da değişik oluşu satış kolaylığı sağlardı. Örneğin bir davete gidileceği veya hediye verileceği zaman müşteri önce çeşitli desenli kutulardan oluşan üst terekteki sergimizde sıralanmış pahalı, boş şeker kutularımızdan birini seçer ve değişik ambalajlı, kâğıtlı şekerlerden "şundan bir avuç, şundan biraz, az da şundan koy" diyerek kutuyu doldururken "acucuk da renkli badem at amcam" derdi.

            Bu kutuların içinde özel kutular vardı ki onlar da Nişan, Söz Kesme ve Düğün günleri için içi kadife kaplı, üstü kalp resimleri olan çeşitleri de bulunurdu bu kutuların. Sade kutular da vardı, onları da biz paket ambalaj kâğıtlarıyla veya sade beyaz kâğıtlarla sarar, üstüne de renkli, yaldızlı şeritlerle kurdeleli bağlam yapardık. Bu şekerleme çeşitlerinin yanında sadece lokum isteyenler olurdu ki onlar için de lokumlu paketler yapardık. Benim o dükkânda bulunduğum zamanlarda kahverengi küp şeklinde olan şekerlerden ve yanık bir kokusuyla âdi KAYNANA Şekeri diye geçen tür çokça satılırdı. Gelen çocuklardan hatırladığım, bugünün yetişkin insanlarını halâ görüyorum. Bana 5 kuruşluk KAYNANA Şekeri ver diyenler arasında sevdiklerim olunca bir veya iki tane fazla koyar, "seni seviyorum kız" derdim aklımca... Ama bir tanesi akıllı çıkmıştı ve bana, "falancaya altı tane vermişsin" diye çıkışmıştı. Böyle durumlarda Fikret Ağabeyim araya girer, işi tatlıya bağlardı.Bu olayı aynı hanımlardan biri bana geçen sene anlatmıştı. Epeyce kilo almış.. sevimli arkadaşımızdır.

Şekerci Ahmet EREN Efendi ve Ailesi

Ahmet EREN oğlu İlhan EREN Fot. Arşivi - Gön. : Ahmet Kabayel - Ahmet D. Varilci

            Şekerci dükkânı genellikle hiç boş kalmaz, devamlı müşterilerin akınına uğrardı. Bizi en çok yoran MEVLİD Şekeri hazırlıkları olurdu. Gelen müşteri eğer tanıdık biri ise iş kolaydı.. kolaydı dediğim pazarlık kısmı tabi. Yoksa herhangi biri ise bizimle bu konuda pazarlığa girer, artan Mevlid Şekerleri'ni geri almamızı dahi isterdi. Mevlid Şekerleri için siparişler verilirken bir de bu işin teferruatı vardı. "Külaha şu şekerlerden koyacaksın, en üste de bir lokum konulacak" gibi istekler olurdu. Biz hepsine evet derdik ve çalışmamıza başlardık.

            Önce mevcut olan beyaz kâğıtlardan KÜLAH olacak ölçüde büyük tabla kâğıtlar düzgün şekilde kesilirdi. KÜLAHLAR hiçbir şekilde buruşuk, büzük olmayacaktı. Hepsi dimdik ve kusursuz, müşterinin istediği şekilde hazırlanır, içine konulacak şekerler özenle yerleştirilir ve KÜLAHLAR hepsi dik olacak şekilde müşterinin getirdiği SELE, SEPET ya da BAKIR SİNİLERE özenle dizilirdi. Kimi müşteri elli adet fazlası olsun, kimi de "yedekte bir miktar boş KÜLAH olsun, biz size söyleriz" derdi. Mevlid zamanları bazen geceden çalışırdık ya da dışardan gelen yardımcılarımız olurdu. Böyle zamanlarda dükkânda gördüğüm Orhan Abimiz bize hep yardıma gelmişti. ORHAN AKARSU isimli bu abimiz sadece bu önemli iş yoğun günlerde değil, oyuncak imalâtında da hep dükkânda gördüğüm muhterem bir kişilikti. Çünkü kendisi hem Ressam hem de Şâir'di. Belki de şu anda Türkiye'nin önemli bir görevinden emeklidir. Zira kendisini daha sonra hiç göremedim. Orhan Abimiz aslında bir Ustabaşı gibi bizi yönlendirirdi. Hele de en çok sattığımız oyuncaklardan CAMBAZ'ın renkli imalâtçısıydı.

Ahmet EREN Hâtırası Cambaz

Gön. : A. Kabayel - A. D. Varilci

            Bir de gözlükler yapardı ki kimisi mavi kimisi yeşil kimisi de kırmızı, yani renk renk kâğıtlarla yapılan gözlükler.. tâbiri caizse yok satardı. En zor işlerden biri de PATİSPANYA (pandispanya) yapmaktı.

Pandispanya ve Bayramlarımızın Vazgeçilmezi Ünye Lokumları

Fotoğraf : Ahmet Derya VARİLCİ

            Aslında zor değil ama burada benim işim zordu. Çünkü şeker konulmuş, hafifçe eğik, kalaylı bakır kazanın içindeki yumurtaları ben saatlerce VURACAKLA hiç ara vermeden devamlı vurmak mecburiyetindeydim. Eğer yoruldum, vuramıyorum dersem yumurta kesilir ve artık ondan PATİSPANYA olmazdı. Mecburen GABARINCAYA kadar vurmalıydım. Yumurtalar kıvamına geldikten sonra ya Fikret Ağabeyim ya da Orhan Ağabey bakar, eniştemiz de bir göz atardı. Yeterince çırpıldığına karar verdilerse ben kalkardım kütmenden, çünkü artık iş onlara kalmış olurdu, onlar sonra ya kaplarına ya da büyük tepsiye dökülür, vakit geçirmeden Mustafa Gün Amca'ya götürülür, fırın tavına göre pişirilirdi.

 
Pandispanya ve Lokumuyla Ünlü Gün Fırını - Sağdaki Fotoğraf : Eren TOKGÖZ - Meşhur Ünye Pidesi

            Ben aslında arta kalan yumurta aklarından MACUN yapmayı severdim. Onlarda vurulurdu ama çok çabuk gabarır, abim bir takım katkılarla onları bir torbamsı nesneye doldurur, sonra el çabukluğuyla torbayı sıkarak çeşitli şekiller vererek tepsilere dizerdi. Bu işlem yapılırken macunların altına ya kâğıt konur ya da yağlanılıp öylece sıkılırdı torba. Tepsiler hafif kıvamda hazırlanır, kavruk şekilde satışa sunulurdu.

Yağlı Kâğıt Üzerinde Satışa Arz Edilen Macunlar (Atomlar)

Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE - 01.10.2007 Terme

            Benim en çok sevdiklerimden biri de KURABİYE yapmaktı. Dükkânımızın iç tarafında şeker döktüğümüz mermer vardı. Onun üzerinde yoğururdum kurabiyeleri. Un ve pudra şekerinin yanında yağ.. hafif eritilmiş şekilde daire yaptığımız mamulün içine dökülür ve iyice yoğururdum.Tam kıvamında hazır olan içi yağlanmış kalıplarla yine mermerin üzerine pat diye vururdum. Ben bazı kurabiyeleri içini bastırmadan yaparsam onu bozarak benim yaptığım kurabiyelerin birinden iki kurabiye çıkartırdı FİKRET Ağabeyim. Bana da kızardı.. "Sen bizi iflas mı ettireceksin?" diye. Kendisinin belirli bir maaşı da yoktu hani..  boğaz tokluğunaydı desem, doğrusu olurdu.

            Bizim pasta çeşitlerimizin en önemlisi de yoğurtlu pastaydı. Bu pastayı bizim dükkândan başka bir yerde bulmak da mümkün değildi. Ahmet Enişte'miz bir ara FİKRET Abi'me kızmıştı. Abim de bizden ayrılıp, şekerciliğe başlamış olan Ali Gün Amca'yla çalışmıştı. Yoğurtlu pastayı da onlara öğretince Ahmet Eniştemiz bizim eve gelip, "yarın dükkânda göreceğim seni" diye azarlamıştı. Kızma olayı da GERGELEK toplamasından çıkmıştı.

Solda : Ahmet ve İlhan EREN 1948 - Sağda : Ahmet EREN İstanbul'da.
 
Ahmet EREN oğlu İlhan EREN Fot. Arşivi - Gön. : A. Kabayel - A. D. Varilci

            O zamanlarda büyük bir SEL olmuştu. SEL ve ardından denizin de gabarmasıyla selin denize sürüdüklerini karşılıklı atışlar gibi deniz de geriye, kıyıya atıyordu. Denizin kenarına yığılan bu kavralmış odun parçalarına biz GERGELEK diyorduk ve bunlar kışın çok da güzel olarak sobalarda yanıyordu. Gergelekler o zamanın yakıtı olan fındık kabuğundan ve de odundan daha uzun yanıyordu. FİKRET Ağabeyim ömrü boyunca ailesini düşünmüş ve bütün kazancını evine taşımış fedakâr biriydi. Böyle bir zamanda dükkânı terk etmesi onun ideallerine uygundu. Ama eniştemiz bu olaya kızmasına rağmen bir baba gibi onun dükkânına geri dönmesi için eve kadar gelmişti.

            Bu olaydan sonra İlhan Abi de zaten okulunu bitirmiş, İstanbul'da Ünilever'de çalışmaya başlamıştı. İlhan Abi dükkâna pek az uğrar (bisikletiyle) ki o zaman herkeste bulunmayan bir araçtı VELESBİT. Gezer dolaşır, top oynar, evden yemek bile getirmezdi. Ne de olsa evin, ailenin tek oğluydu. Zaman zaman Terme'den, Semin Abla'mızın oğlu Tarık İSKENDER gelirdi, fakat onun da dükkânda yaptığı iş pek olmazdı. Terme'ye bir aile ziyaretinde beni babasının hızar atölyesine götürmüştü. Yalugavesi'nde en çok bizim evi sever ve fırsat buldukça o da bize gelirdi.

Topçu ve Hızarcı Mehmet DİKMEN

28.07.2007 Uluslararası Ünye Festivali
Orta Çarşı Fotoğraf Sergisinden Alınmıştır.

            Şekerci dükkânımızda o zamanın çeşitli oyuncaklarını saymadan evvel başkalarında olmayan çeşitlerin, hele de pasta, poğaça, macun ve badem ezmelerinin tadına doyamazdınız. Badem ezmesinin bir benzerini ALİ GÜN Amca yapardı ve adına GÜN MACUNU derdi. Dükkânımızda yaptığımız mamullerden Halkalı Şeker, Badem Şekeri'ni, daha sonra hazır olarak almaya başladıktan sonra onların kalıplarını ta üst katımıza ben taşımıştım. Bizim imal ettiğimiz susamlı şeker ve naneli şekerler için köylerden bile sipariş alırdık.

            En çok da fındıklı pastamız revaçtaydı. Herkes yapardı ama bizimkinin tadını tutturamazdı. Çünkü onlar fındıklı pastayı adı gibi fındıkla yaparlardı. Bizimkisinin içinde satılmamış çikolatalar vardı ve de tadı çok ama çok bambaşkaydı. Bu durumu bilmeyen taklitçiler ne yaparsa yapsın bizi damak lezzetinde geçemezlerdi.

Fındıklı Pastaları Önünde Metin UZBAY

Fotoğraf : Ahmet Derya VARİLCİ


Devam Edecek

Ünye Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

 

YAZDIR