ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 23 Nisan 2005 tarihinde güncellenmiştir.)

 

ÇEYİZLİK
DUT AĞACI

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)


Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

ÇEYİZLİK DUT AĞACI
(Makaleyi Gönderenler : Bekir ALTINDAL ve Bekir AKSOY)
(Zaman Gazetesi'nin 20.02.1997 tarihli Perşembe Yazıları Köşesinde Yayımlandı.)

            Sanırım bağımızın nasıl bir bağ olduğunu öğrendiniz. Zile'nin Kislik Mahallesi'nin Sepetci Sokağı'ndaki evimizi de artık biliyorsunuz. Bunlar, 1930'lu yıllarda doğmuş bir çocuğun ilk mekânlarıdır, okul öncesinin eğitim yerleridir de diyebilirsiniz.


TGRT KEŞİF Programı - Sunucu Yeliz PULAT - 12.09.2001

            Bu ev bugün yine aynı yerde; sokağın iki ayrı çıkmaza ayrıldığı sapak dönemecinde duruyor. Lâkin benim doğduğum ev o değil. O, doğduğum ev yıkılarak yerine yapılan yenisidir, çocukluğumdan hiçbir iz taşımaz.

            Hemen önünde, birbirine pek yakın iki karşı evin duvarları arasına gerilmiş telde sarkan yirmi beş mumluk bir ampul, sokağın tek aydınlatıcısı olarak bütün gece yanar dururdu. 1938 yılında en geç saat yirmi üçte sönerdi, daha sonraları gece onda hattâ dokuzda bile söndü.

Sepetci Sokak

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU ve rahmetli Âşıkoğlu
Necati AKYUNAK'ın bu sokaktaki doğdukları evleri karşı karşıyadır.

            O lâmba söndüğünde sokağı baştan sona, çıkmazlarında daha bir zifirlenerek, karanlıklar doldurur, köşeyi bucağı saran karanlık az önceki sarışın aydınlığı unutturuverirdi. Ortalık sessizleşirken gecenin zorlaşan karanlığı bir anda katılaşırdı. Soluksuz kalmışçasına karanlıkta eriyiveren sarışın aydınlığa ancak ertesi akşam, ezan vaktine doğru kavuşabilirdik. Genellikle yatsı namazı çıkışından biraz sonra ve gün boyu bütün şehir elektriksiz idi.

            Fakat yokluğu ortalık kararmadan kimsenin aklına gelmezdi. Çünkü elektrik bizim için sadece gecelerimizi aydınlatmak içindi ve yandığı sürece görevi bize karanlıkta varlığımızı hissettirmekti, bir tür güven duygusu ışığa bürünüp gelir karanlığa sarılıp giderdi.

Zile'nin Eski Yerleşim Yerlerinden Körhüseyinoğlu Caddesi

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

            Elektrikle çalışan hemen hemen hiçbir araç gereç yoktu; radyo bile koca kentte tek tük, parmakla sayılabilecek birkaç evde bulunurdu, 1950'den sonra yaygınlaşabildi. Halbuki şehrin beş bin evi, yirmi - yirmi beş bin insanı vardı ve Zile, bölgenin yüzyıllardır en önemli ticaret odağıydı.

            Elektriğin varlığı bizim için patpatlardan, yokluğu ise, hele geceleri derin sessizliklerden ibaretti. Patpatlar başladı mı önce sokak lâmbaları yanar, kör kandil ışımalarda, ortalık kararıncaya kadar anlamsız sarı ışıltılarıyla elektrik görünürdü. Sonra evlere sıra gelirdi.

Çarşı Tevsiatından (Genişletme)
Musalla Önü Nom Mahal (İsmindeki Yer) ve Sokak Lâmbası.

http://www.zile.gen.tr (Zile – 1909)

            Şehrin tam ortasındaki toprak kaya karışımı bir yığma tepenin üstünde, Romalılar'dan çok önceleri de varlığı bilinen kalenin hemen sur bitişiğine kurulu elektrik merkezi gecemizi ışıltan medeniyetin ana kaynağıydı.

            Mazot ile işleyen kapkara bir devsi makine, büyücek bir taş odanın tam ortasındaydı, şişmiş ve şişerken kaskatı kesilmiş su sığırlarının oturuşunda kurulmuş, patırdar dururdu. Uzun, upuzun bacası üstünde şapkasıyla kasabanın her yanından, çok uzaklardan bile görünürdü; makine çalışırken kara dumanlar salardı, devin soluduğunu sanırdım her gördüğümde.

            Kara dumanlar bazan incelirdi, devin öfkesinin geçmek üzere olduğuna inanırdım o vakti. Kasabanın tepesine çökmüş bir eski zaman yaratığının karanlıkları ışıltması hoşuma da giderdi. Bazan yorgun bazan hırçın, kimi vakit tütünümsü savrulan dumanıyla fakat her zaman yırtıcı soluyuşlarla ha geldim ha geleceğim diyen bir dev gece karanlığıyla ortalıklaşa cinayetler tasarlamakta gibi de gelirdi, bazan!

Uzun Çarşı ve Fes Giyen Zileliler
Ortada 4 şeritli Arnavut Kaldırımı
Elektriksiz Devirde Sokak Lâmbası


http://www.zile.gen.tr (Zile - 1909)
Tevsian Küşat ve Ekmekçiler Arastası Namı ile Yâd
Olunan Cadde-i Umumi Manzarasından

            Sustuğu anda yok oluveren sarışın aydınlık ise, yerini dolduruveren sessizlik ile birden iç içeleşir, hemen arkasından uykuları getirirdi. Sokakta çıt çıkmazdı, mahallede çıt çıkmazdı, semtte çıt çıkmazdı; kasabaya örtülüvermiş sanılan sessizlik tülleri salkınlanırdı, salınır, avuçlanması mümkün olmayan düş çağlayanlarından damıtılmış gece iyice yerleşirdi.

            Arada bir, gecenin koyulaştığı bir vaktinde sokak başlarında veya aralık köşebaşlarında bir bekçinin düdüğü cırıldardı; uzaklardan bir başka bekçi düdüğü cırıltısı cevap verirdi.. sonra bir çocuk ağıdı, bir an, çağıldar, akıverir, susardı; bebek ağıdına uyanmış bir gencecik ses, nennimsi bir esintiyle araya girer, evdekilerden sakınan fakat bebeğine de kıyamayan yüreğini seslere dökerdi : "Eeee.. eeee, e; e benim yavruma eeee, eee, e!"

            Nenniydi bu, bu kadarcıktı, sözsüz; fakat sesteki yürek esintisi bebeğe yeterdi, geceye belirsiz bir anlam katardı sonra yine sessizliğe teslim olurdu. Sonra.. başka ne bir hareket, ne bir ses, ne bir niyâz; sadece uyku, ağırlaştıkça ağırlaşan bir uyku! Varsa hastaların bile halsizliğini ezip geçen uyku, bekçileri de esir alırdı.

Amasya Şakkı Tarikından - Hazinadar Oğlu Sokağı
Tenha Misafir Mahallesi'nden Bir Sokak
(Zile – 1909)

http://www.zile.gen.tr

            Kuytularda, kapı içerlekliklerine sığınmış duldalarda, kalın gövdeli ağaç diplerinde uykuya yenilmiş gece bekçilerinin horultularını duyabilirdiniz. Kendilerini arayıp soranın olmayacağını da bilmenin rahatlamasında uykuya tutsak, koyulaşmış geceye teslim bekçiler, kasabanın bütün evleri bütün insanları gibi Allah'a emanet uyumaktadır!

            Buna rağmen ne bir hırsız ne bir hırsızlık olayı görülür, duyulur idi. 1936 - 1946 yılları arasında yayılmış on yıl içinde, en azından bizim mahallede, bir defa hırsız lâfı edilmişti evimizde. O da, iki sokak ötemizde bir ev, bir gece vakti hırsız veya hırsızlar tarafından tedirgin edildiği haberiydi, dehşet içinde anlatılmıştı, Allah'a sığınılıp : "Ne günlere kaldık Ya Rabbi, Sen bizi koru!" niyazıyla geçiştirilmişti ve lâkin kadınlar arası haber aktarmalarına epeyce bir süre konu edinilmişti.

            Ondan sonra birkaç gün sokakta bir iki ev kapısını kilitler oldu; eski Osmanlı kilitlerinde şakır şukur dönen eski Osmanlı anahtarlarının sesi, yine birkaç gün sessizleşmeye hazır gecelere ses oldu, değişiklik getirdi. Çok sürmedi, hırsız da hırsız korkusu da unutuldu, kapılar kilitlenmez oldu, kilitlerde dönen anahtar sesleri sustu.

Sepetci Sokak

Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE - 10.02.2003

            Geceler yine alelâdeleşti bence!

            Gece bekçileri de vakti saati geldiğinde uykularına dalıverdiler. Polisler yoktu o vakitler, candarmalar vardı. Daha doğrusu Emniyet Âmirliği'nde bir iki polisten başka görevli bulunmazdı, çoğunluk gece bekçilerindeydi. Zaten kasabaya hâkim güvenlik gücü aslında candarma idi, herkesin çekindiği yetkili kişi de candarma kumandanıydı, rütbesi Yüzbaşı'ydı. Kaymakam ve hele Belediye Başkanı'nı bile bilmeyen köylü kentli candarmayı ve kumandanını muhakkak bilirdi.

            Bir de parti başkanını bilirdi; Cumhuriyet Halk Partisi İlçe Başkanı'nı bilmeyen kişi ya ahmaktı ya deli! Şu kadarcık aklı olan ilçeyi asıl yönetenin bu iki kişi olduğunu bilirdi. Sıralamada Kaymakam sonra gelirdi, ötekiler daha sonra!

            Cumhuriyet Halk Partisi İlçe Başkanı da genellikle Belediye Başkanı seçilirdi, seçilmez ise, benimsediği bir partiliyi başkan seçtirtir idi; parti başkanının benimsedikleri de her nedense ya eşraftan biri ya ağa takımından bir başkası olurdu, sıradan bir kişiyi benimsemezdi parti başkanı.


Zile Halkevi Açılma Töreni - Cumhuriyet Halk Fırkası Halk Kürsüsü

            Bunlara rağmen geceleri olaysız gündüzleri alışılmışın dışına pek fazla çıkmayan, sanki çıkmamaya özen gösteren bir hayat sessiz sedasız yaşanırdı giderdi. Olaylarımız ufacık olaylar olurdu olduğunda; öyle kinlerden, nefretlerden örülü kan davaları pek görülmezdi.

            Cumhuriyet öncesi tütün ve içki kaçakçılığı ile kaçakçı kolcu çatışmaları artık tarihleşmişti. Soygunlar ve vurgunlar ne düşünülür ne yaşanılırdı. Köylerde sınır kavgaları olurdu, ufak tefek hayvan hırsızlıkları duyulurdu, tarla sulamaları yüzünden vurdulu kırdılı kavgalar olağan sayılırdı. Çünkü Zile suya her vakit özlem duymuş, yağmuru kıtça bir şehir idi, köylerinin çoğu yoksul ve su hasretlisiydi.

Reji Yıllarında Zile'de Kaçak Tütünün Hikâyesi
http://members.lycos.co.uk/trafikftm/reji.htm

Fotoğrafı Gönderen : Bekir ALTINDAL

            Yine de rüşvet büyük, çok büyük suç sayılırdı, almak da vermek de! Hele alan, adı rüşvetçiye çıkmış bir kişi çoğunluğun gözünde lânetlenmiş yaratık boyasına boyanırdı; öylelerinden selâm sabah kesilir, mecburluk söz konusu ise kuru ve zorlama bir selâmla geçiştirilir, o mecburiyet bile kendini bilene kocaman sıkıntılar yüklerdi.

            Bağ bahçe komşuları sınır ağaçlarının meyveleri dibine döküldüğünde, haramı helâli düşünerek, herkes kendi tarafına dökülmüş komşu meyvesini toplar, sınırın öte yanına bırakırdı. Yanlışlıkla bile olsa kimse kendisinin olmayan meyveyi ısırmazdı, ısıramazdı.

            Böyleyken arada bir de olsa kendini bilmezler çıkardı elbette; çoğu yakın köylerin yoksulu olan köylüleri yahut kasabanın aklını haylazlığa verenlerinden birisi başkasının malına el atabilmek cür'etini kendinde bulabilir, o ayıbı elbette saklı gizli işlerdi, böyleleri de bulunurdu.

            Lâkin azınlıktaydılar, pek çok azınlıkta. Çoğunluk haramı helâli bilen insanlardaydı. Şimdikiler böylesi toplumlara gelişememiş geri toplumlar diyor, üstten bakıyorlar, kendilerine baktıklarının farkına varmadan...

            Bir tek dut, meyve ağaçlarından dut ağacı helâl bilinirdi; kimin bağında bahçesinde beyaz dut ağacı var ise gelen geçen yolcudan her canı isteyen, bağın sahibine sorup iznini almadan dut ağacına çıkıp yeterince dut toplayabilirdi.

İpekböcekçiliğinde Yaprakları İçin Yetiştirilen Bodur Dut

            Silkeler, döktüklerini afiyetle yiyebilirdi. Dalında dibinde yiyebilirdi sadece toplayıp evine götüremezdi. Dut ağacının "Fadime Ana'mızın çeyizindeki tek zenginlik" olduğuna inanılırdı.

            Fadime Ana'mız, Peygamberler Peygamberi'nin sevgili kızı Hazreti Fâtıma idi. Hazreti Ali'nin de çok sevgili hanımı, Hazreti Hasan ile Hüseyin'in aziz anneleriydi. "Hazreti Ali ile evlenirken çeyiz olarak bir dut ağacı fidanı götürdü yancağızında!" deyip inananlar o yüzden dut ağaçlarını bir tür sebil sayarlardı, dut fidanı dikmeğe özen gösterirlerdi.

            Dut ağacının hırsızı olmazdı.

            Dut ağacının sahibi de olmazdı, var iken yok bilinirdi. Sevgi çağıldayınca sellenişi nice kiri pası silip süpürebiliyor; nice sert kayayı hamura döndürüp yumuşatabiliyor. Nefretler ve kinler ise suyu bile diken yapıp kanatacak damarlara salıyor!..

 

            1930'u 1940'lara koşuşturan o yıllarda biz, genellikle, acıyı ve sancıyı yaşasak bile yüreğimizi ılık tutacak olan inancımıza sarılarak çizdiğimiz dünyada "Fadime Ana'mızın çeyizi"nden nimetlenebiliyorduk.

            Varın yoğa, azın çoğa muhtaçlığını yaşayarak öğrenmiş olanlarımız henüz hayattaydı, aramızdaydılar ve öğrendiklerini öğrenemeyenlere aktarmaktan gocunmuyorlardı. Hattâ bunu belli başlı görevleri arasında başa yazıyorlardı. Kendileriyle uzak yakın hiçbir kan bağı bulunmayan; fakat komşu, yahut sokağın herhangi bir evinin çocuğu olduğunu bildikleri birini bir yanlış işte gördükleri vakit kulağını çekebiliyor, bir kabahat işlediklerinde yanlışlığı gösterebiliyor, bu hakkı kendilerinde buluyorlardı. Böyle davrandıkları zaman da o çocuğun anası babası küplere binmiyor, öfkelere kapılmıyor, "Vay efendim sen benim oğluma kızıma hangi hakla terbiye dersi veriyorsun, sen kim oluyorsun?" celâllenmesinde ortalığı ayağa kaldırmıyorlardı.

            İyi miydi kötü müydü bunlar? Bilemiyorum. Fakat şimdiki sorumsuz, çoğu bencil; kendini, sâdece kendini yaşamayı hak belleyen insanları ve çocuklarını görüyorum da : "Bu daha iyi, böylesi daha güzel.." diyemiyorum!

            Buna hakkım da yok zâten!

            Çünkü şimdi biz, artık medeniyetiz! Artık Avrupalı'yız, artık çağdaş ve insan haklarını yakalamış.. ileri bir ülkenin insanlarıyız. Fakat benim 1930'lu hattâ kırklı yıllarım bence daha çağdaş idi, daha Asyalı, yani insan.. idi! İmrendiğimden özlediğimden değil, gerçek olduğundan söylüyorum, daha güzeldi!

Tedavüle Çıkarıldığı Tarih : 18.11.1940

Bastırıldığı Yer : Thomas de la Rue - İNGİLTERE

            Halbuki 1938'den sonra İsmet Paşalı yıllar başlamış; savaşlı yıllar sürüp gitmişti. Yani savaş yılan değil, ne olduğunu halâ açıklayamadıkları savaşlı yıllar bahanesi başlamıştı. Sokakta yanar 25 mumluk elektriğimizin kesilme saatlerinin daha erkene alındığı yıllardaki bir süre sonra o da bütünüyle söndürülmüştü ve pencerelerimizden ışık sızdırılmaması bile buyurulmuştu.

            Kâğıtlarla, kalın kumaşlarla, keçelerle, kilimlerle kapatılan pencereler, geceleri sık sık denetlenir olmuştu. Kapatmasan kime ne halbuki! Çoğu gaz lâmbalı, idare lâmbalı, mumlu hattâ çıralı evlerden hangisinin ışığı dışarı sızabilirdi ki? İçerisini zor aydınlatan ışıkçılardan dökülse dökülse dışarıya ancak zavallılık kırıntıları dökülebilirdi.. belki!

            Fakat bizim aldırdığımız yoktu pek; dedem ile ben, geceler anlattığım o sessizliğini ve karanlığını sabah ezanıyla birlikte ağırlıklarından sıyırır sıyırmaz bağ yollarına düşüverirdik.

Karadini Bağ Yolunda Nostaljik Bir Kare

Zile Belediyesi 2005 Yılı Masa Takvimi'nden...

            Dedemin varı yoğu o bağ idi bir tek. Sabah namazı şehrin çıkışında bir namazgâhta kılınırdı. Başımızın üstünde alabildiğine bir gökyüzü, dizimizin bastığı yer sonsuz toprak.. sabah daha bir nurlanırdı sanki.

            Böyle bir sabahın aydınlığında bağa doğru tepeyi tırmanıyorken bedeni hafifçe sağına yatmış, sol ayağına bastıkça topallayan yaşlıca biriyle karşılaştık.

Sivriçal Tepesi ve Çevresindeki Bağlar

Fotoğraf : Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR 1981 - 1982

            Bir omuzuna, içine meyve doldurduğu bir sepeti oluşturmuş, ağır aksak geliyordu. Kara, karmaşık sakalııydı; kara, karmaşık bakıyordu, bir gözü de oynayıp duruyordu. Üstelik terlemişti de.

            Dedem, dostça bir tanıdık selâmı verdi, o da sıkıntılı ve yorgunca, sanki zorla, selâmı karşıladı. Dedeme, o adamı tanıyıp tanımadığını sordum. Tanımıyordu. Fakat karşılaştıklarına göre selâmlaşmalarının şart olduğunu söyledi. "Çünkü selâm yolcunun güvencesidir oğul." dedi. "Sen selâm verirken aynı zamanda, ben senin dostunum diyorsundur; benden sana kötülük gelmeyecektir, demektesin de. O kişi de senin selâmını karşılar ise yoluna artık güvende gidebilirsin, selâmın karşılanmamışsa kendini kollamalısın. Selâmına karşılık vermeyen kişi sana bir kötülük düşünmektedir."

            Birbirlerini hiç tanımayan iki insanın karşılaştıklarında selâmlaşmalarındaki o güzelim sır benim için o gün çözülmüştü; lâkin o günden sonra hep selâmlaşan insanlar aradı gözlerim, göremeyince ve git gide betonlaşan bir dünyada insanların birbirlerine bir selâmı bile çok gördüklerine, sık sık, tanık oldukça eski sırların da eskiyenleri ile birlikte kayıplara karıştığını yaşamanın hüznünü duydum. Dünya bu sebepten yalnızlıklar içinde, bu sebepten güvensiz; bir küçücük selâmın doğurduğu bir anlık dost ısınmışlığı Allah'ın ne büyük bir hazinesi imiş meğer!

            O günlerde bir bağ dönüşünde şimdi bile şaşarak hatırladığım bir olaya tanık olmuştum. O günlerin sırlar dünyasının küçücük belirtilerinden biriydi, lâkin bugün gözümde çok, pek çok fazla büyüyor!

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR