ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 27 Mart 2007 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

GELECEKTE
ÜNYE'YE YAPILMIŞ
BİR GEZİ YAZISI

Makale : Yahya Cumhur TAPCI
(Edebiyat Öğretmeni - Sükût Dergisi Yayın Kurulu Üyesi)

GELECEKTE
ÜNYE'YE YAPILMIŞ
BİR GEZİ YAZISI
(Sükût Kültür Edebiyat Dergisi - Yıl : 2, Sayı : 5, Ocak - Şubat 2007, sh. 18 - 21'de yayımlandı.)


Güneysu (KÜLLÜK) Çayevi Müdavimleri ve Sükût Dergisi Yazarları / 2007

            Memleketimi; doğup büyüdüğüm yeri, her gün ayağım takılan taşlarını arşınlayıp bileğimi incittiğim bozuk yollarını, üzerime sıçrattığım pis sularını, yağmur yağdığında tıkanan rögârlarını ve etrafa saçılan lâğım sularını, tozunu, sahildeki o pis kokusunu özledim…

            Hiç aklıma gelir miydi bütün bunları özleyeceğim?

            İnsan bu işte gün geliyor, toprak çekiyor her halde, hepsini özlüyor. O zamanlar, yaşlıların eski püskü, ahşap ve her türlü konfordan uzak evlerde tek başlarına yaşamayı; kaloriferli, çoluk çocuklarının, torunlarının yanında, her türlü hizmetleri yapılmış olmasına tercih etmelerini şimdi daha iyi anlıyorum.

            Kader öyle tecelli ediyor demek ki… İşte ben de bunca yıldır ayrı kaldığım ilçeme, Ünye’me geri dönüyorum.. geri dönüyorum demek belki yanlış olur, ona yeniden kavuşmaya, kısa bir süreliğine de olsa kucaklaşmaya gidiyorum.


Yıl : 2, Sayı : 5 / Ocak - Şubat 2007

            Az değil, aradan tam yirmi beş yıl geçmiş. Bu zaman zarfında gelip gidenlerden bilgi almama rağmen son zamanlarda pek haber alamaz olmuştum ata ocağından. Her gün daha fazla artmaya başlayan arzularımı gerçekleştirmek üzere hazırlıklarımı yapıyorum. Bir hafta önce özene bezene seçtiğim, küçük, şirin bavulumu açıp; üç gömlek, iki pantolon, birkaç çorap, havlu ve ıvır zıvır ne varsa içine yerleştirdim. Ön taraftaki küçük cebine de Ünye’ye ait birkaç hatıra ve resimleri koyup, fermuarları çekerek kilitledim. Bir an önce oto gara ulaşmalıydım. Gurbet kahrı çekmeyen bilmez şu anki halimi.

            Bir an önce bu evden çıkmak istiyordum. Yirmi yıldır kahrımı çeken mütevazı, küçük evimi Allah’a emanet edip ayrılıyorum yine gelmek üzere. Ancak kaderin bizi nereye, neye sürükleyeceğini bilemeyiz. Kapıya çıktığımda anahtarları cebimden çıkarırken ellerimin titrediğini, neredeyse heyecandan dizlerimin bağının çözüleceğini hissettim. Önce derin bir nefes aldım. Yavaş ve dikkatlice anahtarlıktan dış kapı anahtarımı seçtim. Kilidin alt ve üst kilitlerini üç kere çevirdim. Artık emniyete almıştım evimi. Aslında buna hiç de gerek yoktu; çünkü evde kayda değer kıymetli bir eşyam da yoktu. Ama her şeye rağmen kapımı iyice kilitlemeliydim.

            Evden çıktığımda karanlık basmıştı. Ankara’dan Ünye’ye altı yedi saatte gidiyordu otobüsler. Bu süre yirmi beş yıldır değişti mi değişmedi mi bilmiyordum. Nasıl olsa şimdi öğreneceğim.

            Acaba çok değişiklik olmuş mudur, tanıdık arkadaşlara rastlayabilecek miyim, onlarla karşılaşırsam nasıl bir manzara ortaya çıkar acaba? Bu durumda onlara sıkıca sarılmalı, memleketimin sıcaklığını bütün varlığımla hissetmeliyim. Evet öyle yapmalıyım. Tanıdık her kim bulursam onu sıkıca kucaklamalıyım.

            Çok da vefasızmışım ben. Bunca yıldır nasıl da gidip görmemişim memleketimi? Şimdi hangi yüzle sana geldim, bak seni ne kadar seviyorum, seni özledim, diyebilirim? Bunda ne kadar inandırıcı olurum? Bu duygu bütün heyecanımı, hevesimi söndürdü birden! Ama olsun. Tamam, vefasızlık yapmış olabilirim ama işte buradayım. Sana geldim ya sonunda sen ona bak. Bu aynı zamanda hatayı anlamak anlamına da gelir. Hatayı affetmek büyüklere yakışır. Sen her zaman büyüktün Ünye...

            Ne zaman taksiye bindim, oto gara geldim, otobüse bindim fark edemedim. Bu heyecanımı ve hayallerimi düşünürken yol bitmiş, otobüse binmiştim. Genellikle yolculukta uyurum. Bir an önce Ünye’ye kavuşmak düşüncesiyle uyumaya karar verdim. Otobüs hareket edip gereken hizmetleri yaptıktan sonra uyumaya çalıştım. Ama nafile. Bir türlü gözüme uyku girmiyordu. Ne zaman uyumuşum bilmiyorum. Uyandığımda, Ünye yirmi dört kilometre, yazan levhayı görünce toparlandım ve koltukta doğruldum. Etrafı incelemeye başladım. Buralar hiç de tanıdık gelmedi önceleri bana. Otobanda gidiyorduk. Yol çok da kalabalık değildi. Her halde sabah olduğu için öyleydi.

   

            Ünye Levhasını gözler oldum. Ünye on kilometre levhasından sonra sağ tarafta irili ufaklı evler, siteler, villalar görmeye başladım. Etrafta büyük bir sessizlik vardı. Herkes tatlı uykusunda, in cin top oynuyordu. Ne garip bir durum. Hayat devam ediyor, dünya dönüyor, yolcular yollarında, insanlar sıcak yataklarında bütün olup bitenlerden habersiz tatlı uykularında, nasıl uyuduklarından ve Ünye’ye çok eski bir dost ve hemşerilerinin geldiğinden habersiz yatıyorlar…

            Gün ışımaya başlamıştı oto gara geldiğimde. O zamanlar bir oto garı yoktu Ünye’nin. İlk farklılık buydu gözüme çarpan. Çevre yolu yapılmış, şehrin dışında bir yerde kurulmuştu oto gar. Çok da güzel olmuş. Otobüsten indiğimde küçük bavulum elimde öncelikle etrafı şöyle bir inceledim. Burası neresiydi? Nereye kurmuşlar oto garı diye çok dikkat ettim ama bilemedim nerede olduğumu. Oto garın lavabosuna uğradım. Ellerimi ve yüzümü iyice yıkayıp kendime geldim. Kafeteryaya giderek önce bir kahve içtim. Günlük gazetelerden birkaç tane aldım. Onları gözden geçirdikten sonra saat dokuza doğru artık şehre gitmeliyim diye düşündüm.

Ünye - Samsun Seferi Yapan Midibüsler ve Ünye Belediyesi Otogarı
    

            Şu an şehirde hareketlilik başlamış olmalıydı. Önce nereye gitmeliyim diye düşündüm. Bunun için bir taksiye binmeli, meydana yakın bir otel bulmalı ve meydandan şehir gezime başlamalıydım. Öyle de yaptım. Terminaldeki taksilerden birine bindim. Yaklaşık beş dakika içinde meydana geldik.

            Takside gelirken etrafı gözlemekten, tanıdık birine rastlayıp rastlayamamak düşüncesiyle taksiciye bir şey de sormamıştım. Zaten ne sorabilirdim ki? Kimsim, kimlerdensin, diye sorabilirdim belki ama sorup öğrenseydim bu ne işime yarayacaktı? Genellikle yolculukta konuşmak âdetim de değildi. Taksici beni Kılıç Otel'in önünde bıraktı. Kılıç oteli biliyordum. Ama bu benim tanıdığım Kılıç Otel'e hiç benzemiyordu. Eskiye nazaran çok lüks ve yerleşimi farklıydı. O zaman karşısında Saray Câmii, etrafında evler, Hamidiye Yokuşu ve Hükûmet Konağı vardı. Bunları göremedim. Taksiden inince önce etrafı dolaştım. Karşımda küçük Saray Câmiyi görünce neredeyse heyecandan bayılacaktım. Evet karşımda Saray Câmii… Hiç değişmemiş. Taş duvarları ve ahşap çatısıyla karşımda duruyordu. Peki ama buradaki evler, Hükûmet Konağı'na ne olmuştu?

Cumhuriyet Meydanı (Hükûmet Konağı - Saray Câmii - Tarihî Çınar Ağacı)

            Bu daha ilk, demek ki daha çok sürprizle karşılaşacağım, düşüncesiyle önce otelden içeri girip yerimi ayırttım. Câmi tarafından bir oda rica ettim. Odama çıkıp üzerimi değiştirdim. Bir duş aldıktan sonra üzerime spor bir şeyler giyerek dışarı çıktım.

            Bütün bunları sanki otuz kırk yaş heyecanıyla anlatıyorum ama yaşlıyım, yorgunluğum hareketlerime de yansımış. Eskisi gibi çok hızlı hareket edemiyorum. Gözlerim de öyle çok iyi görmüyor, ama dışarıdan bakanlar, sende daha çok iş var, diyor. Ama ben kendi durumumun farkındayım. Artık bu vücut bu yükü taşımıyor. Ünye’ye geleli kendimi çok zinde hissediyorum. Bu da beni korkutuyor. Bu heyecan ile koşturmak, her yanı gezip dolaşmak istiyorum. Bakalım buna sağlığım ne kadar müsaade edecek?

            İlk iş olarak Saray Câmii'nin şadırvanında şöyle eski günleri yâd ederek bir abdest aldım ve câmiye girdim. Ayağımı içeri atar atmaz; bu câmide kıldığım namazları, dedemle birlikte akşam ve yatsı namazlarına gelişimi, ramazanlarda mukabele okuyuşumuzu, sakalı şerif ziyaretlerimizi, … daha pek çok şeyleri hatırlayıp duygulandım. Öğle namazını cemaatle kıldım. Câminin imamı iki yıldır burada görevli olan genç bir imam. Adı Salih. Ünyeli'ymiş. Ama ben ailesini tanıyamadım. Çok da güzel bir sesi vardı. Hayran kaldım. Nasıl olsa gidene kadar daha çok görüşecektik, câmiden çıktım.

            Câmi çıkışında her zaman olduğu gibi, sağa yöneldim. Karşımda koca çınar. Çınar ağacının etrafı düzenlenmiş, eski taş duvarların üzerine demir parmaklıklar yapılmış, içeri girmek yasak, levhası konulmuş. Ağacın dalları tek tek kırılmış, geriye sanki sadece kökler ve kocaman gövde kalmış.

            Çınarın kuzey tarafındaki binalar yıkılmış yerine eski Süleyman Paşa Sarayı'nı andıran bina yapılmış, evde oturanlar var. Binaya dışarıdan bakıldığında sanki saray. Bir müddet bu binaya baktıktan sonra yıllar önce bunun olmasını ne kadar arzu ettiğimi düşündüm. Demek ki benim gibi düşünen insanlar da varmış. Ama ben hiçbir şey yapamadım. Başkaları iş yapıyorlar, mücadele ediyorlar, biz terk edip gittik buralardan. Sonra da uzaktan uzağa kendi halimizce nostalji yaşamaya kalktık. Söylenecek, sitem edecek, kızacak hiçbir haklı yönümüz yok. Burayı çok seven burada kalır, mücadele ederdi. Evet böyle düşünüyorum!

Ünye İskelesi Sahilinin En Eski Resmi - Kayıklar ve Evler
Fransız Ressam : Jules Laurens (1825 - 1901) -  (14 Ağustos 1847)

http://www.inha.fr/images/bibliotheque/expo04/grande/eba2351.jpg

            Mahcup, güney tarafa yöneldim. Sanki meydan genişlemiş. Deniz tarafında uzun sık çamlar arasında Ziraat Bankası binası yerinde duruyordu, ama bankanın karşısında, Saray Câmii önündeki Hükûmet Konağı yoktu. Etrafı duvarla çevrili, tarihî bir bina vardı. Duvarın ortalarında tahta bir kapıdan insanlar girip çıkıyordu bu tarihî evin bahçesine. Sahi burada bir de Öğretmen Evi vardı, sonra türbe… İşte, şu meydanın ortasında kalmış, ilk bakışta şadırvan havası olan ve etrafına bir ferahlık veren çöl ortasındaki yeşilliği andıran, etrafı estetik bir mimarî ile yapılmış türbe.

            Öncelikle şu karşıdaki tarihî binaya uğramalıydım. Buranın sahibini belki orada görebilir, sohbet edebilirdim. Çünkü orada bir zamanlar ilk okul arkadaşlarımdan Hakan oturmakta idi. Sürekli orada oturdular mı, sattılar mı, yaşıyorlar mı, öldüler mi onu da bilmiyorum ama bir ihtimal… İlk aklıma gelen isim. Hayret kolay kolay isim hatırlamam. İçeri girdim. Şaşırmamak elde değil. Burası müzeye dönüştürülmüş. Dışarıda bir levha falan da görmemiştim. Acaba dikkatimden mi kaçmıştı? Olabilir, dışarı çıkınca bakarım, diyerek binanın içine girdim.

            Etrafta çok da dikkatimi çeken bir şey görmedim. Eski usûl perde, halı, kilim, ev eşyaları, mangal, sürahi, kap kacak, vs. Yukarı katlara çıkmaya pek aklım kesmedi. Aslında burayı daha sonra gezebilirim düşüncesiyle bahçeye geri döndüm. Bu sefer daha dikkatli bakınca kuyuyu, kuyunun tepesindeki çıkrığı, etrafında misafirlerin oturması için yapılmış sedirleri, bu sedirlerde oturmuş sohbet eden birkaç genci fark ettim. Eski bir taş değirmeni, birkaç öküz arabası tekerleği, düven, boyunduruk, etrafta ve duvara yaslanmış vaziyette duruyordu. Aynı zamanda bahçede rengarenk çiçekler ve her çeşit gül bulunmakta, çiçek bahçesi içinde araya serpiştirilmiş masa ve sandalyeler bulunmakta idi. Çok güzel, buraya tekrar gelmeli ve biraz kalmalıyım, diye düşünerek dışarı çıktım.

            Tahta kapıdan dışarı çıktığımda karşımda Ziraat Bankası binası eski mütevazı haliyle karşımda duruyordu. Ancak bir fark vardı ki merdiven basamaklarından sonra bulunan düzlük bölmede masalar ve sandalyeler bulunmakta, birkaç masada bazı insanlar oturmakta ve bir şeyler okumakta. Hayret, acaba burası kafeterya mı olmuş diye düşünürken, binanın ikinci tat pencerelerinin alt duvarında ışıklı bir tabelaya gözüm ilişti. Dikkatlice okuyunca buranın : Ünye Çok Amaçlı Halk Kütüphanesi, olduğunu gördüm. Bu beni daha da çok heyecanlandırdı. Adımlarımı sıklaştırarak doğru oraya yürürken hemen karşımda trafik polisi gibi duran, ferah türbenin önünde ister istemez durdum. Buranın eski halini hatırlayınca çok sempatik buldum türbeyi. Eski alelâdelik, bir kenara atılmış, sahipsiz bir mezar görünümünü terk edip, etrafına güven veren; her an nöbette bulunan bir asker edası ve yorgun yolcuların dinlenebileceği bir ferahlık yeri halini almıştı. Dört tarafında bulunan ağaçlar ayrı bir güzellik vermişti türbeye, demir muhafazalıklar dışında. Üç İhlâs, bir Fâtihayı Şerîf okuduktan sonra geçmişlerime de dua ederek oradan ayrıldım.

            Merdivenlere gelmeden, çam ağaçlarının boylarının ne kadar da çok uzamış olduğunu fark ettim. Ağır, fakat istekli adımlarla, bir yandan elimdeki bastona, sol elimle de orta yerde, benim gibi yaşlıların rahat çıkabilmeleri için yapılmış olsa gerek, demir korkuluklara tutunarak merdivenlerden yukarı çıktım. Düzlükte masalarda kitap okuyup çay ve kahvelerini yudumlayan gençleri görünce heyecanım bir kat daha arttı. Ünye’de gençler her fırsatta okuyorlar demek ki, diye düşündüm. Hem nasıl olurdu; kütüphane ve kafeterya. Olacak iş değil! Bu nasıl olurdu? İçeri girdim. İçerisi de kafeterya idi. Peki burası nasıl kütüphane olabiliyordu?

            Şaşkınlığımı gizleyemedim. Etrafta hizmet etmeye çalışan şık giyimli, önlüklü genç ve güzel bayana buranın nasıl bir kütüphane olduğunu, kitapların nerede bulunduğunu sorunca, güzel bayan yüzüme bakarak tatlı bir tebessümle; bey amca siz buyurun şöyle oturun, ben size şimdi getiririm kütüphaneyi, dedi. Ben pek anlamamıştım ne demek istediğini. O benim kolumdan tutarak bir masaya oturttu. Aradan çok geçmeden elinde elektronik bir âlet ve bir kitapla yanıma geldi. Masama bunları koyduktan sonra : Bey amca öncelikle ne yemek içmek istiyorsunuz onu söyleyin, sonra da hangi kitabı okumak istiyorsanız şu elinizdeki elektronik âlete yazınız hemen getirelim. Ayrıca şu katalogdan da seçebilirsiniz istediğiniz kitabı, diyerek yanımdan ayrıldı.

            Ben bu olayın şokundan daha kurtulamadan şaşkın etrafıma bakınmaya başladım. Bu nasıl olabilir? Etrafta masalarda oturan her insan sessiz elinde kitap, içeceğini ve yiyeceğini bitiriyor. Aynı zamanda kitaptan başını kaldırıp etrafa bile bakmıyorlar. Önce nerede bulunduğumu, bunun bir rüya olabileceğini düşündüm. Yok hayır rüya değildi. Kafam iyice karışmaya başladı. Bu yaşta bu kadar şaşkınlık beni ürkütüyordu. Sakin olmaya çalışarak kendi kendime, her türlü yeniliğe, farklılığa ve sürprize karşı hazırlıklı olmalıyım, diye düşündüm.

Kaybolan Miras - Konak Sineması ve Kadılar Yokuşu'nda Ünye Mimarîsini Yansıtan Evler

Fotoğrafı Günümüze Ulaştıran : Eren TOKGÖZ (İnşaat Mühendisi)

            İstediğim bir kupa çay idi. Çayı getiren servis elemanı elektronik âleti nasıl kullanacağımı göstererek ilk kitabımı birlikte tercih ettik. Öncelikle, ne tür kitap okumak istediğimizi, sonra bu türden hangi yazarı tercih ettiğimizi ve daha sonra da hangi kitabı istiyorsak onu işaretleyerek tercihimizi yaptık. Bu iş bana eğlenceli de geldi. Çok geçmeden bir başka görevli kitabı getirdi, masanın üzerine koyarak yanımdan ayrılırken sordum. Evlâdım burası kütüphane mi oluyor? Evet bey amca, dedi delikanlı. Peki buranın bir müdürü, personeli var mı? Kaç kişi, kimler diye sorunca o da gülümseyerek: Bey amca biz burada bir müdür, beş büro elemanı ve on servis elemanlarıyla hizmet veriyoruz. Dışarısı ve bu kat servis bölümümüz. Üst katta kitaplar, büro işleri ve araştırma servisimiz bulunmaktadır. Herhalde buraya ilk defa geliyor ve yabancı olmalısınız deyince, evlâdım buranın müdürü kim, diye sordum. Erol bey olduğunu öğrenince …. Erol mu? Evet, dedi büro elemanı. Görebilir miyim, deyince; tabii, hay hay, buyurun ben çıkarayım sizi, dedi ve kolumdan tutarak beni yukarıya, müdürün odasına çıkardı. Müdür odasının kapısı açıktı ve müdür kitaplara yumulmuş, burnunun üzerinde tuttuğu gözlüklerinin üzerinden dik dik baktı uzun süre. O da artık yaşlanmış, benim gibi o da saçlarını ağartmıştı. Ama hâlâ çalışıyordu. Eski halini düşünüp tanımaya çalıştım. Hatırladım. O idi. Tabi o, evet o… Ama o beni tanıyamadı. Ancak adımı duyunca heyecanlanıp ayağa kalktı. Masanın hemen önüne gelerek kollarını açıp beni kucakladı. Ben de onu… Sıkarak kucakladım. Kısa hasb-ı halden sonra eskilerden ve yenilerden sohbet ettik.

            Kütüphane hakkında bilgiler aldıktan sonra ona bir zamanlar nerede, hangi şartlarda hizmet ettiğini, rahatsızlıklarını hatırlatınca; hiç hatırlatma, neydi o günler… diyerek daldı.

            Ben aldığım kitabı açıp okuyamadan, ısmarladığım çayımı bile yudumlamadan, Erol Bey’in odasında sohbete daldık. Yaklaşık bir saat sohbet etmiş, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Müsaade istedim. Daha ne tür yenilikler ve sürprizlerle karşılaşacağımı da merak ettiğimi söyleyerek ve akşam otelimde görüşmek üzere kütüphaneden ayrıldım.

            Alt kata kadar çıkardı beni Erol Bey. Dış düzlüğe çıktığımda biraz durdum ve etrafı iyice gözden geçirdim. Evet meydan bayağı genişlemiş. Şehir ferahlamış sanki. Meydanda bir zamanlar karınca ordusu gibi dolaşan arabalar ve insanlar yoktu. Etraf sakindi. Araçlar ve insanlar belli bir düzen içinde hareket ediyorlardı. Anlayacağınız eski keşmekeş ortadan kalkmış. Eski tarihî bir bina meydanın kenarında, evet bu Ünye’nin eski hamamı.

Mart 2007'de Tokatlı Hamam İşletmecisi Ali UÇAR Tarafından İşletmeye Açıldı
    
http://www.sirinunye.com/detay.asp?hid=1799

            Acaba şu anda ne olarak kullanılıyor, diye geçirdim içimden. Nasıl olsa öğreneceğim. Eski hamamın sağ tarafından yukarı giden yol Kadılar Yokuşu'na giden yol. Acaba orası şimdi ne halde? Konak Sineması son viraneliği ile hâlâ orada mı acaba? Sinemaya benzer bir bina da gözükmüyor. Sol tarafta Belediye Binası da ortadan kaybolmuş, kütüphane koskoca meydanın ortasında kalmış. Yıllarca üzeri Deniz Kulübü, altı Cücür Kitabevi olan bina da ortalarda görünmüyor.

            Merdivenlerden yavaş yavaş indim. Sağ tarafa döndüm. Karşımda çınar ağacı; bu dünyadan elini eteğini çekmiş, artık hiçbir işe yaramayan, bir an önce ölümü beklenen bir yaşlı gibi boynu bükük ve sesiz sedasız bana bakıyordu. Etrafındaki demir parmaklıklar da buna işaretti zaten. Yanına yaklaşmayın. Ne olur ne olmaz. Bize bir faydası yok ama belki bir zararı dokunabilir. Bunca yıllık hatırı olduğu için onu ortadan kaldıramıyoruz. Mesajları veriyordu. Zavallı çınar! Kahramanlar ayakta ölürmüş. Çınar da öyle… Meydana hâkim...

            Meydan… Evet, meydandan hiç bahsetmedim. Meydanı gözüm mü görüyor ki etrafımda gördüğüm bütün bu yenilikler, değişiklikler ve güzellikler karşısında. Hem daha meydanın neyini merak ediyorum ki… Anlattıklarım size meydanın nasıl olduğunu halâ anlatmadı mı? Doğrusu bu konuda bir şey diyemeyeceğim; çok sade, ferah, düzenli bir meydan. Çınarın etrafının demir parmaklıklarla kapatılmış olduğunu daha önce söylemiştim. Sadece çınarın meydan tarafına yüz – yüz elli metre kare genişliğinde ve bir, bir buçuk metre yüksekliğinde bir plâtform, bu plâtforma çıkmak için de beş, altı basamaklı uzun merdivenler yapılmış. Her halde törenlerde kullanmak için olsa gerek.

            Bu ara meydandaki Atatürk heykeli sökülmüş, yerine eskisinden daha güzel, kurtuluş savaşı motifleri bulunan bir zemin üzerinde sancaklar arasında ayakta, bir elinde Türk bayrağı, bir eliyle ilerileri işaret eden bir heykel yapılmış.


Fotoğrafı Günümüze Ulaştıran : Eren TOKGÖZ (İnşaat Mühendisi)

            Heykelin zemini çiçeklerle çevrili. Bu bölümün üç basamak altında çelenk sunma törenleri için hazırlanmış kısa ve etrafı dolaşan bir düzlük bulunmakta. Heykel bu şekliyle meydanın bir parçası gibi durmaktadır. Zaten meydan etrafındakilerle bir bütünlük içinde. Birbirinden kopuk ve ayrı değil.

            Sadece birkaç saat içinde gördüğüm bunca değişiklik karşısında ne yapacağımı şaşırdım. Otelime gidip dinlenmeli miydim yoksa geziye devam mı etmeliydim? Şaşkın, meydan ortasında, çınarın dibindeki pistin basamaklarına oturdum.

            Hükûmet Konağı, Ziraat Bankası, Belediye Binası nereye gitmişti? Öğretmen Evi neredeydi? Atatürk Parkı'nın akıbeti ne olmuştu? Acaba Tabakhane Deresi ıslah edilmiş miydi? Ünye Niksar yolu ne âlemdeydi? Kale restore edilmiş miydi? Okullar hâlâ kırık dökük ve sınıflar kalabalık mıydı? Bir zamanlar oturup edebî sohbetler yaptığımız ve ilk edebî dergiyi, Sükût’u çıkardığımız yer, Küllük namıyla andığımız Harun Güneysu’nun çay ocağı ne olmuştu?


Fotoğraf : Yahya Cumhur TAPÇI - 16 Mart 2007

            Suluhan esnafı yine o eski kültürel faaliyetlerine devam ediyor muydu? Koskoca bir alan olarak boşuna duran eski şişelemenin yeri ve etrafındaki pazara ne oldu? O zaman şehrin içinde kalan şehir stadı ve kapalı spor salonu, otobüs, minibüs garajları ne olmuştu?

            Kafam iyice karışmaya başladı. Bunalmaya da başladım. Hepsi birden teker teker aklıma geliyor ve merak ediyordum. Sadece şu meydan bu kadar değişmişse diğer yerler de doğal olarak değişmiştir. Meydanda Kütüphane dışında resmî bir kurum kalmamış, o da pek resmî bir hüviyet taşımamakta. O halde resmî dairelerin bulunduğu bir yer, bir başka meydan belki de vardır… Yok yok daha fazla düşünmemeliyim. Karnım acıkmadı mı benim? Acıkmış acıkmış. Şuradan otele gidip birkaç lokma bir şeyler atıştırayım. Balkondan şöyle bir temiz deniz havası çekeyim. Gerisi Allah kerîm…

                                                                                           Yahya Cumhur TAPCI
                                                                                                       03 - 05.11.2006

 

Ünye Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

 

YAZDIR