ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 26 Mayıs 2005 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

BİR HATIRLATMA
ÜZERİNE

Makale : Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU
(Edip, Muharrir, Tarihî Romancı, Yazar, Öğretmen)


Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

BİR HATIRLATMA
ÜZERİNE

(Makaleyi Gönderenler : Bekir ALTINDAL ve Bekir AKSOY)
(Zaman Gazetesi - 10.04.1997 Perşembe Yazıları Köşesi'nde Yayımlandı.)

            Bizim bu Perşembe Yazıları'nın "Şehrin Sahipleri" bölümü yayımlandığı günün ertesinde birkaç telefon birden geldi. Çoğu Zile'den azı İstanbul'dan. Biri önemlice idi. Tokat'tan geliyordu. Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mümtaz Topbaş arıyordu. O yazıda kapalıca geçtiğim bir iki eksiği tamamlayıcı bilgiler söyledi.

Osmanlı Tarihi Sempozyumu  - 10/11.05.1999
Osmanlı Devleti'nin Kuruluşunun 700. Yılı Kutlamaları

Prof. Dr. Mümtaz Turgut TOPBAŞ ile Üniversite ve TTK Câmiası

            Prof. Dr. Mümtaz Topbaş'ı, çocukluğundan bilirim. Tezliğinin dışında evecenliği işlerini birazcık aksatırsa da azimlidir; yıllardır hocalığını yapmış olmanın deneyimlerini de akıllıca kullanarak, Tokat'ta adı bilinecek bir üniversite kurmanın ve yeşertmenin sevdalısı olmuştur.

            Görebildiğim kadarıyla Gaziosmanpaşa Üniversitesi şimdiden önemlice adımlar atmış, yarınlara hazır bir genişlemenin içinde.. idi. Bir yıldan bu yana görmedi isem de duyuyorum, gidip görenlerden işitiyorum.. Tokat'ta bir üniversite var artık!

            Tokat'ta bir lisenin bile olmadığı yılları bilenlerdenim. Şimdiki lise o günlerde "muadeleti" tanınmamış, eşitliği olmayan herhangi bir okul diye ortaya çıkarılmıştı. Tokatlılar'ın gayretleri ve elbirliğiyle iyi kötü bir yapı kondurulmuş, adına da Gaziosmanpaşa Lisesi denilmiş idi, yanılmıyorsam. Bir yıl boyunca devlet o liseyi tanımadı, o yılda da ben o lisenin ilk öğrencilerinden biri oldum.

            Şimdi orada bir üniversite var ve bu üniversite Türkiye'mizin yokluklardan varlığa yürüyen adımlarının ölçüsüdür aynı zamanda. O adımların yürüdüğü yolların da ölçüsüdür. Çünkü o günlerde, 1945'te meselâ ve sonraları Tokat İli en yakın ilçesine dört beş saatte bozuk, çok bozuk, çok çok bozuk; tozlu, çok tozlu yollardan zar - zor ulaşabilirdi.

            Şimdi en uzak ilçesine bir saatte erişebiliyor, hem de güzelim düzgün yollardan. Neden daha iyisine, daha güzeline, en güzeline ulaşmak düşünülmez de hep ve her ağız açışta bir Türkiye ve Türk kötülemesi yapar bizim çoğu yazar çizer takımımız.. bilemiyorum?

Sepetci Sokak

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU ve Âşıkoğlu Necati AKYUNAK'ın
bu sokaktaki evleri karşı karşıyadır.

            Her neyse.. önemli olan şimdi Tokat'ın üniversitesi, o üniversitenin de rektörü.. telefonda bana dedi ki : "Sepetçi Sokağı'ndaki fırında kete de pişirilirdi, hamullu da; ve peksimet kavrulurdu, bunları yazmamışsın." Evet yazmamışım.. unutmuşum.

a) Seten Taşı, b) Soku ve Tokmakları, c) Bulgur El Değirmeni.

Fotoğraflar : Orhan YILMAZ / Küçüközlü Köyü - 29.10.2003

            Zile'den birisi de o sokaktaki yarım insan boyunda granitten oyma sokuda bulgurun dışında yarma döğüldüğünü yazmayışımı da unutkanlığıma verdi... Evet, bu da doğru.. unutmuşum. Baş yaşlandıkça en yakındakiler en çabuk unutuluyor velâkin en uzaktakiler hatırlanırken birazcık tülleniyor. Sebebi bu.

            Ben bu yazılarımda sadece Türkçe kaygusu çekmiyorum; geleceğin toplumbilimcilerine bir İç Anadolu kasabasının insanlarını, orada o insanların yaşama biçimlerini, 1938 ve sonrası yıllarda nelerle karşılaşıldığını anlatma gayreti de güdüyorum.

            Gazetemiz ZAMAN'ın bu sahifelerinde yüzyıl sonrasının bir araştırıcısı kendisi ile ilgili bir ayrıntıyı yakalayarak örneklemelerden genellemelere varabilme imkânına kavuşsun istiyorum. Diyeceksiniz ki ne araştırması, neyin araştırıcısı?

            Çağ uzay çağı, maddenin çocukları maddeleşmiş dünyalarında maddece geleneğin en koyusuyla beslenip büyüyor büyütülüyor iken kim, ne için, neden yazılı çizili kâğıt eskileriyle uğraşsın? Bir düğmeye bastığında dünyalar gözlerinin önüne seriliyor ise araştırma denilen yorgunluğa niye katlansın? Belki Mars'ta, belki bir başka Güneş düzeni dünyasında insanlar bugünün aklının alamayacağı ömürlerinde, düş yaşantısı hayatlar yaşıyorlarken yüzyıl öncesinin bir İç Anadolu kasabasındakiler kimin umurunda olur, insanları kimi ilgilendirir?

Tütün Eken Köylü Ailesi

Ressam : Atanur DOĞAN
Kağnıda Anadolu Kadınının İş Dönüşü

Ressam : Atanur DOĞAN

            Bizim bugün yaşadığımız ilk uzay çağında, ölçüsü ışık yıllarıyla çizilmiş dünyamızın insanları ne için yüzlerce, binlerce yılın derinliğini karıştırıyor, o vakitlerin insanlarıyla ilgili ne bulsalar çözmeye çözümlemeye çalışıyorlar ise yüzlerce yıl sonrasının bizden pek çok ileri insanları da onlara göre hayli ilkel biz atalarını da bu sebepten arayıp soracak, yaşayışlarını merak edeceklerdir. Merak, insanın yaradılış anahtarıdır çünkü, kapalı bulduğu her kapıda o anahtarı deneyecektir. Denemez ise çıkışı bulamaz!

            Bu böylece ileriye, daha ileriye gide gide kıyamet gününece sürer. Mahşer, her merakın son bulduğu, meraklının artık açacak bir kapalı kapı bulamadığı son noktadır. İlkeli de ilerigili de; çöllüsü, göllüsü, uzaylısı da orada kendileriyle karşı karşıyadır. Araştırma sona ermiş soruşturmayla yüzyüze gelinmiştir.

            Bu yazıların hesabını da orada vereceğiz elbette.. verebilir isek?..

            Niyetimiz iyiye, hevesimiz umuda olduğu için inşaallah yüzümüz ak çıkar. Şimdilerde unutulmuş olan eskinin o güzelim "hicab" duygusuyla bağışlanma sıramızı bekleriz.. sanıyorum; hepimiz için!

            Şu anda hayatta bulunduğumuza göre her nefeste Yaradan'a şükretmek ve işimize devam etmek bir yaşama görevidir, diye düşünüyorum. Bu düşünce ile de Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörü'nün hatırlatması olan kete ve hamullu üzerine bildiklerimi yazabilmek üzere bir satırbaşı açalım bakalım.

GATMER - Küçüközlü (Küçük İsa) Köyü Hamur İşi

Fotoğraf : Orhan YILMAZ - 12.11.2003

            Kete bir tür çörektir; bizim, Türkler'in eski yurdunda da yeni yurdunda da hep aynı biçimde yapılır, pişirilir. Katmer hamuru gibi yağlıca yoğrulur ve fırına sürülür. Bölgeler arasındaki değişikliği kimi yerde pirinç ununda yoğurulması, içine katılan döğülmüş ceviz, badem, fıstık içleri gibi katkıların ayrıcalıklığı yüzündendir.

            Eritilmiş kuyruk yağı tortusunun kavurgalaştırılmış parçacıkları da katıldığı gibi havanda çok ince döğülmüş haşhaş içi de hamur ile yoğrulabilir. Pide yassılığında değirmileştirilerek tabanı taş fırınlarda pişirilir. Sıcağı pek nefis olur; soğuğunun ise tadına doyum olmaz.

            Besleyici ve doyurucu bir kış yiyeceği olarak, bayatlamaya da dayanıklı olduğu için herkes kesesine göre hazırlar, mahalle fırınında pişirtir. Fırında kete günleri aynı zamanda kadınların bir araya gelme ve bol bol konuşabilme günleri de olduğu için çoğunluğun ilgisini çeker.


Fot. : M. Adnan ŞAHİN Arşivi

            Benim doğduğum şehrin sokak fırınında pişirilen keteler genellikle cevizli veya haşhaşlı olurdu. Çünkü yörede ceviz ağacı çoktu. Ağaçların hemen hepsi eskiden, ataların dikip yeşerttiği yaşlı, görkemli, iri kıyım ağaçlar idi. Genç körpe ceviz ağaçları hemen hemen hiç yoktu. Geç büyüyen, geç ürün veren bir ağaç olduğundan yetiştiriciliğine heveslenenler yok gibiydi.

Ceviz - Juglans nigra (Black walnut) Juglandaceae

            O vakitler de hazıra konup hazırdan yemeye hevesli bir nesil idik demek ki; kerestesi pahalı, meyvesi hemen alıcı bulan ağaçlardan olmasına rağmen ceviz ağacı büyüteni ben görmedim. Aksine kesenleri çocuk yüreğim yana yıkıla gördüm, kesilenleri üzüntüyle seyrettim.

Dalında Ceviz Meyvesi - Juglans nigra

Black walnut - Juglandaceae

            Çok defa kestikleri o caanım yıllanmış ağaçların kerestelik değerlerini de bilmezdi kesenler, tomruk niyetine götürüp hamamcılara sattıkları olurdu.

       
Ceviz Ağaçlarının Gövdeleri - Juglans nigra (Black walnut) Juglandaceae

            Bizim mahalle hamamı, erken Osmanlı yapısı Işık Hamamı'nın külhanında yanan ceviz kütüklerine baktıkça kesene de, getirene de, yakan külhancıya da; "Bu ağaçların yerine sizleri kesseler, külhan ateşine atsalar ne hissederdiniz?" diye sorasım gelirdi, soramazdım, hızla uzaklaşırdım. Belki de oralarda şu anda ceviz ağaçları yok artık!

Işık Hamamı Soyunmalık Bölümü Girişi

            Ceviz içine göre haşhaş içi daha ucuz, döğüldüğünde acıca lezzetiyle daha yağlıca olduğundan, keteye de daha bir revnak verdiği için haşhaşlısını sevenler çoğunluktaydı, ben sevmezdim, cevizlisinden hoşlanırdım.

            Yanılmıyorsam ünü şanı pek belli İsmet Paşa'mızın Cumhurbaşkanlığı'nın son yıllarına kadar yöre halkı tarlalarına haşhaş ekerdi. Haşhaşın içi de dışı da para; afyon yağı dediğimiz sakızı ise daha para. Sapıyla kellesini bir kış boyunca tandırda yakıp sacda yufka pişirebilirdin, kimi de sobasında yakar ısınırdı.

            Bizim orada yufkaya işgefe denirdi. Her ev kendi işgefesini kendi tandırında pişirirdi. Evinde tandırı bulunmayanlar komşunun tandırından yararlanır, komşunun komşuya yardımının güzel örnekleri görülür böylece yaşanırdı.


Fotoğraf : M. Adnan ŞAHİN Arşivi - Murat ORUÇ

            İşgefe günleri, kete günleri, erişte kesme günleri, şehriye dökme günleri gibi komşu dayanışması ve birlikteliği isteyen özel yiyecek hazırlama günleri, sokağın yaşlı genç gelin kızı bütün kadınlarının canciğer kuzu sarmasında güle söyleye ortaklaşa çalıştığı günler idi; küsülünün barışma fırsatı bulduğu günler idi de aynı zamanda. Ne var ki aynı kadınlar çok geçmeden yine bir hiç uğruna dalaşır, küser, küsülü dururdu.

            Yeri geldiğinde, güz vaktinde veya Ramazan'a yakın Şaban ayı içinde de ayrıca hazırlanılan, kış hazırlığı erişte kesme ve şehriye dökme toplanışlarını yazmayı da deneyeceğim.

Küçüközlü'de Erişte Kesme

Fotoğraf : Orhan Yılmaz

            İşgefe günü daha sıkça, en azından ayda bir tekrarlanırdı. Bir gün öncesinden yufka açan oklavacı kadınlar ile pişirici kadına haber salınırdı. Pişiricilik ustalık isterdi; sacda yufkanın yeterince gevremesi, ustaca çevirişlerle her iki yüzün de allanıp güllenmesi gerekir idi ki fazlası yufkanın yanmasına varırdı ziyan olurdu; azı ise yufkayı çabuk küflendirir lezzetini yok ederdi.

            Ayrıca pişiricinin en az yarım günü tandırı hiç söndürmeden haşhaş sapları, kuru asma çubukları, saman gibi yakacaklarla sık sık besleyip ateşi yeterince alevde yeterince korda tutması ve o sıcağın karşısında dayanması, yani biraz da kendisinin yanıp pişmesi, terlemesi gerekirdi. Bu sebepten pişiriciye gündeliği ayrıca ödenirdi. Oklavacı kadınlar da yardım için gönüllü gelir, ya imececi olur, ya ücret alırdı.

Nilüfer SARITAŞ Kete, Gözleme ve Bat Tadımsarken

Tokat Etkinlikleri/Ankara - Zafer Çarşısı 25.02.2005 14:53
Fotoğraf :
Necmettin ERYILMAZ

            O sabah evin hanımı erkenden kalkar, işgefe için mayasız hamuru özel teknesinde yoğurur, bezine sarar, dinlenmeye bırakırdı. Ardından, ikinci bir hamur yoğuruşa başlardı, katmer için. Zor bir yoğuruş idi bu; kete hamuruna benzer fakat ondan birkaç kat daha yağlısı olacağı için hamur ayrı bir özen isterdi, vakti geldiğinde de bir gün öncesinden havanda döğülmüş haşhaş içi hamura katılır, o da kısa bir süre dinlenmeye terkedilirdi.

            Bir sabah namazı kılınıncaya kadar geçen vakit içinde dinlenme tamamlanmış sayılır, her iki hamur teknesinden alınır, bir kere daha yoğurulur ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hamurlar ayrı ayrı yumaklanırdı; yumakların üstüne temiz bezler serilir, bir kere daha dinlendirme faslı başlardı; hamur kendi kendine salınırdı.

            O vakte kadar tandır yanmış, oklavacılar da gelmiştir. Evin erkeği ve çocuklar için kahvaltılık katmer, çökelekli, peynirli veya beze denilen sadece yağlı açmalar tandırı harlı kızgın sacın üzerinde pişmeye serili seriliverir. Katmerin dışındakiler piştikten sonra bir kere daha her iki yüzü saf tereyağı ile yağlanıp çocuklara ve evin erkeğine sunulmaya hazır duruma getirilmiştir.

            Artık yenilen her lokma bir ayrı lezzet midir yoksa damıtılmış bir buğday iksirinin ağzından ruha akış mıdır?.. Bilemezsiniz. Yedikçe yiyesiniz gelir.


TGRT KEŞİF Programı - Sunucu Yeliz PULAT - 12.09.2001

            Ne var ki Antep'te fıstıklı ve şekerli, bizim orada haşhaş içli veya cevizli fakat tuzlu katmeri ayrıca tadına doyulmaz hale getiren haşhaş içini elde etmek yenildiği ölçüde kolay değildir. Büyük emekler ister. Düşünemeyeceğiniz kadar zahmetler gerektirir ve nice yorgunluklar karşılığı elde edilir.

            Ekiminden dikimine, sökümünden çizimine ayrıca insanı sersemleten bir katmerli eziyet isteyen bitkinin içinden çok dışını, sakızını elde etmek bile işçisini başağrısından başağrısına çağırır.

            Afyon kelleleri çiçek döküp sütü sağılacak olgunluğa erişti mi sabahın çok erken saatlerinde özel yapılmış çizici taraklarla, çoğunluğu kadın işçiler haşhaş tarlalarına sırlanırlar. Afyon kelleleri gecenin nemini yemiş gün doğmadan önceki yumuşaklığındadır henüz, sütünü sağacak yer arıyor gibidir.

            Çiziciler ilk çizgileri çektiğinde her kelle donuk morluğunda belli belirsiz bir gerilişle kasılır, bir tırnaklık çizim izleri kararır.. yavaş yavaş süt domurları çiziklerde çok yavaş domurlanır.. sızar, sakızlanır. Sütün sakızlanırken katılaşan kokusu keskincedir, dehşetli baş döndürür.

            Kuşluk vaktine kadar sürer ilk çizim. Kuşluk vaktine doğru işçi kadınlar zaten afyon sakızının mankafası olmuş, iyice sersemlemiştir. Her biri bir ağacın kaba gölgesine kendini zor atar, yatar.. ve, uyur!

            Uyku ikindiyi bulur. Kimi kadınlar o uykudan zor uyanır, kimisi de uyanamaz.

            Allah'tan ki şimdilerde artık bu yöntem uygulanmıyor, kelleler kopartılıp torbalanıyor.. yine de bir uzun başağrısı torbacının yakasını kolayına bırakmıyor.

            Afyon sakızına devam edeceğiz...

Haşhaştan Ekmeğe Makalesini Okumak İsterseniz Tıklayınız!

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR