ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 24 Mart 2009 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

MİLÂT ÖNCESİ
ZİLE

Bildiri (E - Sunum) : M. Ufuk MİSTEPE
(Araştırmacı - Orman Endüstri Yüksek Mühendisi)

M. Ufuk MİSTEPE Bildiri Sunduğu ve Başkan Yardımcılığı Yaptığı Oturumlarda Katılımcılarla Birlikte.

Fotoğraflar : Mustafa BELDEK - 10.10.2008 Saray Sineması / Zile

Sayın M. Ufuk MİSTEPE,
"Tarihi ve Kültürü ile Zile Sempozyumu"na
katkılarınızdan dolayı teşekkür eder, tüm Zile halkı adına şükranlarımı sunarım.
09 / 12 Ekim 2008 - Murat AYVALIOĞLU / Zile Belediye Başkanı
 
"Tarihi ve Kültürü ile Zile Sempozyumu" Tanıtım Afişi ve Katılımcı Plâketi

MİLÂT ÖNCESİ
ZİLE


http://picasaweb.google.com/zilesitesi/Zile_sempozyumu#

            Buluntulara göre ilk insanın ortaya çıkışı Doğu Afrika’daki Omo Nehri yatağından toplanan fosillerden anlaşıldığına göre 3 milyon yıl önce meydana gelen bir iklim soğuması esnasında olmuştur. Prof. Dr. A.M. Celal ŞENGÖR’ün ifadesine göre : “Dünyamız, 4,5 milyar yıldan daha yaşlıdır. İlk kesilmiş taştan yapılmış âletlerin yaşı 2 milyon yıldan fazladır. Dolayısıyla, insan yaşamını anlatan tarih hemen hemen üç milyon yıl öncesine kadar uzanan bir devreyi kapsar.1

Tarihi ve Kültürü ile Zile Sempozyumu Bildiriler Kitabı

09 / 12 Ekim 2008 - Saray Sineması / Zile Belediyesi Kültür Yayınları

            İlkçağ (Eskiçağ), M.Ö. 3200 yılında yazının icadıyla başlar, M.S. 375 Kavimler Göçü’ne kadar devam eder. Siyasî yönden bu çağın başlarında Site de denen şehir devletçikleri yöreye hâkimdi. Daha sonra merkezî imparatorluklar görüldü. Sosyal yönden toplumsal sınıf farklılıkları vardı. Halk rahipler, asiller, memurlar, askerler vb. sınıflara ayrılırdı. Ekonomik yönden paranın icadı ile ticaret hızlandı. Genel olarak ekonominin temeli tarım ve hayvancılığa dayalıydı. Bunun yanında kara ve deniz ticareti de yapılmaktaydı. En önemli ticaret yolları "İpek Yolu, Baharat Yolu" idi. Dinî yönden çok tanrılı (politeist) dinler yaygındı. Musevîlik ve İsevîlik dinleri de bu dönemde ortaya çıktı.2

            İnsanlık tarihinin ilk yerleşim yeri Çatalhöyük (Konya) kabul edilmektedir. İlk üretim yeri de Çayönü (Diyarbakır) kabul edilir. Anadolu'da ilk yazılı belgeler Kayseri yakınlarındaki KÜLTEPE'de bulunmuştur. Böylece M.Ö. 2000’lerde Anadolu'da tarih çağları başlamış oldu.3

            Anadolu, bin yıllar boyu süren göçlerle insanlar için bir kavşak noktası olmuştur. Bu kavşağın orta yerindeki Zile İlçesi’nin milât öncesi tarihî gelişimini yazılı kaynaklardan, buluntular ve yazıtlardan tespit etmekteyiz. Anadolu’yu yalnızca Asya ve Avrupa arasında bir “kara köprüsü” olarak görmek yanlış olur. Bu toprakların çekimine kapılan halklar, daha elverişli bölgelere bağlantı sağlayan uygun bir kestirme yol olduğu için değil, sunduğu zengin olasılıklar ve önemli hammadde kaynaklarıyla üstün bir merkez durumunda olduğu için gelmişlerdir.4 Makale, kaynaklardan alıntı yapılmak suretiyle Milâdî Tarih Başlangıcı’ndan geriye doğru sahnelenmiştir. Bilindiği üzere, temeli Mısırlılar’a dayanan Milât Takvimi Hz. İsa'nın doğuşunu (yani sıfır tarihini), kronolojinin başlangıcı olarak kabul eder.

            Makalenin dayandığı kaynaklardan önem arz edenleri saymak icap ederse; Strabon’un (M.Ö. 64 – M.S. 24) Antik Anadolu Coğrafyası – Geographika, Xenophon’un (M.Ö. 427 – M.Ö. 355) Anabasis’i, Homeros’un (M.Ö. 750 – 700) İlyada Destanı, Mestrius Plutarkhos’un Paralel Yaşamlar İskender & Cæsar’ı, Charles Texier’in (1802 – 1871) Küçük Asya’sı, Mehmet ve Nesrin ÖZSAİT’in yüzey araştırmaları ve Antik Çağ makaleleri, Bilge Umar’ın Kappadokia ve Karadeniz Kappadokiası (Pontos), John Freely’nin Türkiye’nin Karadeniz Kıyısı- Türkiye Uygarlıklar Rehberi, Ersal Yavi’nin Tokat (Komana) – Zile (Zela) adlı yapıtı, Zile Müftüsü Arif KILIǒın Çağıltı Dergisi’nde yayımlanan Zile Tarihi, Ali Özçağlar’ın yayımlanmış makaleleri, Emine SÖKMEN’in Komana Pontika ve Zela Yüksek Lisans Tezi, Tahsin Özgüç, Sedat Alp ve Muzaffer Süleyman Şenyürek’in Maşat Höyük kazı ve araştırmalarına ilişkin yayınları, Şevket Aziz Kansu ve Tahsin Özgüç’ün Zile ve Civarının Ön ve Eski Tarihine Aid Yeni Buluntuları, Münir Atalar’ın Zile’nin Tarihçesi, Yurt Ansiklopedisi verileri ile Ekrem Akurgal’ın Hatti ve Hitit Uygarlıkları adlı eserlerini esas aldığımı söyleyebilirim.

            Anadolu kenti, tarihin farklı dönemlerinde kendi iç dinamikleri ile değil, daha çok dış etmenlerle önemli kültürel ve morfolojik dönüşüm süreçleri yaşadı. Her seferinde, dışarıdan gelen kültürel etkiler Anadolu kentinin yerel kültürüne karıştı ve yeni bireşimler ortaya çıktı. Tarih, bildiğiniz gibi süreklilik ve değişim ilkelerinin karşılıklı etkileşimlerinin bir ürünüdür.5

            Anadolu’da kent tarihi araştırmalarında M.Ö. 1100 – 800 yılları arasında yazılı kaynaklar bulunamadığı için “Karanlık Dönem” olarak adlandırılmaktadır.5 M.Ö. 4. binin sonlarına doğru kentler kurulmaya başlanmış, ticaret ve yazı ortaya konarak, insanlık bugünkü uygarlığın ilk büyük adımlarını atmış bulunmaktadır. Anadolu’da yazı, bin yıllık bir gecikme ile M.Ö. 2. binin ilk dörtlüğünde (M.Ö. 2000 – 1750) kullanılmaya başlandığı için halk, madenden eşyaya sahip olduğu halde Yeni Taş Çağı’nın ilkel “Köy Kültürü” düzeyinin üstüne çıkamamıştır.1

            Anadolu’daki ilk yerleşmeler M.Ö. 10000 – 7000 yılları arasında sürekli bir evrim sonucunda köy biçiminde oluşmuş6 ise de Anadolu’da kent olgusunun başlangıç evresi Çatal Höyük gibi ilk Neolitik (Yeni Taş Çağı) yerleşmelerin, Orta Anadolu Plâtosu’nun güneyinde, çok erken bir dönemde, M.Ö. 8. bin yılın sonları ile M.Ö. 7. bin yıllarına uzandığını göstermektedir.5 Başlangıçta köy olan yerleşmelerin bazıları tarihî koşullarda siyasî ve ekonomik gücü ellerine geçirip çevre köyleri egemenlikleri altına almışlar ve kentleşmişlerdir.6

            1960 yılında İstanbul’a gelen John Freely, Türkiye Uygarlıklar Rehberi adlı beş ciltlik eserinin “Tokat’tan Erzurum’a” konu başlıklı 12. Bölüm’ünde bizlere şu bilgileri aktarmaktadır :7

            Augustus döneminde Sivas’a Sebasteia adı verilmiş. İmparator Licinius (306 – 24), yerli halktan Hıristiyan olanları öldürtmüş, burada inancı uğruna ölenler arasında Sebasteia’nın Kırk Şehidi de varmış.7

            Tebliğe ‘Sebaste’nin Kırk Şehidi’ ile başlıyor ve Milât Öncesi Zile’nin geçmişine doğru, edindiğim belgeleri tetkiklerinize sunuyorum.

            Konuyla ilgili olarak Zileli Arkeolog Kâmil Yaşar PAŞAY, ‘Sebaste’nin Kırk Şehidi – 10 Mart 320’ adlı makalesinde konu ile ilgili şu aktarmaları yapmıştır :8

            “Bu kahraman 40 asker vasiyetlerinde Zile yakınındaki Sarin Köyü'ne gömülmek istediklerini söylerler. Cesetlerinin yakılmasından sonra kalan küllerin çoğunluğu Zile yakınındaki Sarin Köyü'ne götürülmüştür. Diğerleri birçok kilise ve inançlı insan arasında paylaşılmıştır. Sarin Köyü, eskiden "Kırklar Tekkesi" adıyla da bilinen Zile’nin Şeyh Nusrettin Tekkesi'dir. Yunanlılar ve Ermeniler buraya hac için gelmekteydiler.”8

            John Freely, konuya ilişkin olarak devamla; “Zela esasen Pers Tanrıçası Anaïtis’e adanmış bir tapınak şehriymiş” demektedir. Strabon, Zela’daki Anaïtis Tapınağı’nı bölgedeki Ermeniler’in de çok ziyâret ettiğini yazıyor. Ayrıca Anadolu’nun bu kesiminin, iki kraldan dul kalmış Kraliçe Pythodõris tarafından yönetildiğini de belirtiyor. İlk kocası olan Pontos Kralı Polemon M.Ö. 8’de ölünce yerine o geçmiş. Sonra Kappadokia’nın son kralı Arkhelaos’la evlenmiş ve onun da M.S. 17’de ölmesiyle topraklarını kendi ülkesine eklemiş.7

            Milâdî I. Yüzyıl’da yaşayan meşhur Amasyalı Coğrafyacı Strabon, Zile'nin kendi zamanında ehemmiyetli bir ticaret merkezi olduğunu ve burada büyük bir panayırın kurulduğunu yazıyor. Kentteki Anaïtis Tapınağı, Strabon çağında, M.S. 1. yüzyıl başında bile büyük saygı görüyordu. Strabon'a bakılırsa, Pontos (Karadeniz Kappadokia'sı) yöresinin her yanından insanlar, önemli konularda and içmek için buraya geliyordu.

 

 

            M.Ö. I. yüzyılda küçük Asya fethine girişen Roma imparatorları, batıdan başlayarak, Anadolu'nun iki önemli yerleşme bölgesi olan Kayseri Kapadokyası ile kuzeyde Tokat'ın (COMANA) merkezi olduğu Pontika Kapadokyası’nı ele geçirirler. Ancak yörede güçlü bir devlet kuran Pontos kralları MİTHRİDATES'lar Roma'ya şiddetle direnmişlerdir.

 

            M.Ö. 8’de Sezar, Küçük Asya yönetimini Konsül Domitius Calvinus’a devretti. Bir tahmine göre bu, Zile’de bulunan bir Altar kitabesinde yazılıdır. Bundan sonra Zile 30 yıl Marcus Antonius tarafından kurdurulan bağımlı krallıkta I. Polemon ve M.Ö. 8’de Kırım’da ölümünden sonra karısı Pythodõris yönetiminde kaldı. Polemon VI. Mithrydates’ın torunudur.

 

            Roma yönetimi, Pontos Devleti’ni üç bölüme ayırır. M.Ö. 39’da Romalı M. Antonius VI. Mithrydates’ın torununa Pontus Polemonyak bölgesinin yönetimini verir. Zela bu dönemde Pontus Polemoniacus bölgesi içindedir. M.Ö. 15 Mart 44’de Sezar'ın ölümü ile Roma'da çıkan karışıklıklardan istifade ederek Zile, Pontos Kralı SENA tarafından zapt edilmişse de pek az sonra yine Romalı'lar tarafından istirdat edilmiş ve uzun yıllar Roma'nın eyalet merkezi olmuştur.

 

            Yaklaşık 200 yıllık Pontos (Mithrydates’lar) Dönemi M.Ö. 47’de Roma Generali G. Iulius Sezar ile Pontos Devleti Kralı II. Pharnakes arasında, antik Zile (Zela) ile Amasya güzergâhındaki Yünlü Köyü ile Yaylayolu Köyü arasındaki Skotios Dağı, yani Altıağaç’ta yapılan savaşta Pontos askerlerinin yenilmesi ile son bulmuştur.9 Şehre Cæsar’ın karısı Zela’nın isminin verildiği de kaynaklarda geçmektedir. Sezar'ın tarihe geçen 'Geldim, gördüm, yendim' sözü bu zaferin ardından söylenmiştir.

 

 

            Bu konuda Zileli Arkeolog Kâmil Yaşar Paşay bizlere şu bilgileri aktarmıştır. “Sezar Roma’daki samimi dostu Matius’a zaferi bu sözlerle bildirdi. Cæsar 'ın savaşı ile ilgili bütün bilgileri yanında getirdiği yaveri (Legatus) Aulus Hirtius'tan öğreniyoruz. Hirtius bu savaşı Bellum Alexandrinum (İskenderiye Savaşı) adlı eserinde yazmıştır. Elimizdeki tek antik kaynak budur. Sonraki bütün tarihçiler, yazarlar bu kaynaktan yararlandılar. Zile'ye araştırma yapmak için gelen Hamilton, Texier, Mordtmann, Ainsworth, Perrot, Cumont, Anderson, Ramsay, Munro, Ritter gibi büyük bilginler Hirtius'un bilgileri ışığında çalıştılar. Bilhassa Perrot Hirtius'un kitabı elinde araziyi coğrafî yönden günlerce karış karış gezerek, her tepeyi her vâdiyi inceleyerek, savaş yerinin Altıağaç'ta Skotios Dağı olduğunu buldu. Ben de bu bilgiyi kendi gözlem ve yorumlarımı da ekleyerek savaş yerinin Yünlü Köyü ile Yaylayolu Köyü arasındaki alan olabileceğini belirterek Zile'de ilk kez Zile Postası Gazetesi’nin 19 Eylül 1985 tarihli sayısında ‘Altıağaç’ başlığı ile yayımladım.”9

            M.Ö. 47’de Cæsar’ın büyük zaferinin çabukluğu, Roma’daki resmî geçitte büyük yankı getirmiş; yandaşları, üstünde “Veni, Vidi, Vici!” yani “Geldim, Gördüm, Yendim!” yazan pankartlar açmışlardır.7

            Henry G. Liddell, 1860 yılında yazdığı ‘Life of Julius Cæsar’ adlı eserinin 200. sayfasında şunları yazar : “(M.Ö. 67 tarihindeki) Sezar’ın komutanına karşı babasının zaferiyle gururlanan Pharnaces, babası Mithridates’ın Romalılara karşı zafer kazanmış olduğu yer olan Zela yakınlarında Sezar’a karşı saldırmayı göze aldı. Romalılar tarafından elde edilen zafer kolay kazanıldı, fakat nihaî sonuçları açısından kesin bir zaferdi. ‘Geldim, Gördüm, Yendim!’ ünlü sözü Roma’da duyuruldu.” Burada verilen dipnotta ise : “Bu, Pontic kralından alınan ve zafer takının üzerinde yer alan, Plutarch’ın da ifade ettiği gibi, diktatörün sözünün sıralandığı zafer ile ilgili bir yazıttı.” denilmektedir.10

            Antik Çağ hatip, filozof ve tarihçilerinden Mestrius Plutarkhos (M.S. 46 – 120) 23 çift ve 4 de tek parçadan oluşan Paralel Yaşamlar İskender & Cæsar (Bioi Paralelloi) adlı eserinde bu hususu ilk kez yazılı olarak şu şekilde belgelemiştir :11 “ZELA kenti civarında yapılan savaşta Cæsar düşmanı yenmeyi başardı ve Pharnaces’ı Pontos’tan dışarı attı. Zaferi çok kısa bir süre içinde kazanmıştı. Roma’daki dostlarından Amantius’a yazdığı mektuptaki ‘Geldim, gördüm, yendim.’ cümlesi de zaferin ne kadar kısa sürede kazanıldığını göstermektedir.11

            Amasyalı Coğrafyacı Strabon (M.Ö. 64 – M.S. 24), Geographika adlı eserinde Zile’nin kent olarak varlığını bir vesileyle Romalı Komutan General Gnaeus Pompeius ve Pythodõris’den bahsederek M.Ö. 63 tarihiyle ilişkilendirir. Diğer bir yaklaşımla Ninova Melikesi Semiramis ile bağlantılıyarak M.Ö. 1600’lü yıllara ilişkilendirir. Herodot'a göre Semiramis M.Ö. 810'da yaşamıştır. Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR ise “İlk Çağ'ın ünlü coğrafyacılarından olan Strabon'a göre, Zelitis arazisinin sahibesi Ninova Melikesi Semiramis, M.Ö. 7. asırda Zile Kalesi üzerinde Zelâ şehrini inşa ettirmiştir.” demektedir.12

            Ninova Hâkimesi Semiramis M.Ö. 1916 yılında kocası Ninus'u zehirleyerek onun yerine Âsur Hükümdarı olmuştur. Yöre Asurlular’ın yönetimine geçmiştir. Milât'tan 50 sene önce ölen Amasyalı Strabon, Zile'nin eski bir şehir olup Ninova Hâkimesi Semiramis tarafından yaptırıldığını yazıyor. Bu hesaba göre Zile 4000 senelik bir tarihi sinesinde saklamaktadır.

            Mithrydates, Pompeys tarafından tamamen muhasara altına alınınca kurtuluş imkânı kalmadığını görmüş ve kendini zehirlemişse de zehire vücudu alışık olduğundan ölmemiş, kendi kölelerinden birisine kılıç vererek kendini öldürtmüştür. Ölümünden sonra oğlu Pharnaces Romalıların himayesini kabul etmiş, Roma namına Sivas ve Kayseri havalisinden ibaret olan Kapadokya'ya hâkim olmuştur.

            Prof. Dr. Ali ÖZÇAĞLAR ‘Zile’nin Kuruluşu, Gelişmesi ve Bugünkü Fonksiyonel Özellikleri’ adlı makalesinde şu bilgileri aktarır : “M.Ö. 63 yılında Mithrydates’ın ölümüyle biten savaşlardan sonra, Pompeius bölgeyi Roma idaresi altında yeniden düzenlemiştir. Bu yeni düzenleme temelde sivil idareyi yerel yöneticilere bırakıp, askerî idareyi Roma’nın alması üzerindeydi. Pontus Bölgesi’nde bu yeni düzenlemelere uygun olarak 11 şehir meydana getirdi. Bu kentlerden birinin de Zela olduğu düşünülmektedir.”12

             “... Semiramis Tepesi üzerinde, içinde Armenia'lıların da saygı gösterdikleri Anaïtis'e ait bir tapınak bulunan tahkim edilmiş olan Zẽla kenti vardır. Şimdi burada yapılan kutsal âyinler daha da kutsal bir karakter taşır. Bütün Pontos halkı en önemli sorunlarına ilişkin yeminlerini burada yaparlar.12

            Krallar zamanında tapınak hizmetkârlarının sayısı ve rahibe verilen onur evvelce sözünü ettiğim şekildeydi; fakat şimdi her şey Pythodõris'in egemenliği altındadır. Birçok kimseler tapınak hizmetkârlarının sayısını ve tapınağın gelirlerini kötüye kullanmışlar ve azaltmışlardır.12

            Zela’nın kuzeyindeki ovada, Romalılar ve Pontos kralları arasında iki büyük meydan savaşı yapılmış. İlki olan M.Ö. 67’de Romalı Trianus ile Mithrydates Zile’ye 5 km uzaklıktaki Skotis’te (bugünkü Altıağaç Mevkii) savaşmışlar ve savaşın galibi belli olmamıştır. Mithrydates yöreye hâkim olmasına rağmen kısa bir süre sonra Romalı Pompeius, Mithrydates’ı yenerek yöreye hâkim olmuştur.

            VI. Mithrydates Eupator M.Ö. 68 yılı sonbaharında üç yıl önce aceleyle kaçtığı krallığına geri gelir ve gücünü arttırır. Hadrianus komutasındaki Roma ordusunu büyük bir yenilgiye uğratır. Hadrianus Kaberia'ya/Niksar'a çekilir. Bu durum karşısında Triarius, Hadrianus'a yardıma gelir ve Mithrydates'ı Komana'ya kadar kovarlar. Valerius Triarius yaklaşan kış için Gaziura Kalesi'ne çekilirken Mithrydates da ihtimalle Zela'dan uzak olmayan bir yerde İris Nehri'nin güneyinde merkezlenir. Ancak, Zela yakınında Triarius'u savaşa çekerek kesin olmayan yenilgiye uğratmıştır.

            Charles Texier’ye göre Zile şehri, Zélitide sahasının yönetim merkeziydi. Pompée buraya şehir unvanını vermiş ve bir takım kasabayı da eklemiştir. Buraları, daha sonra Pontos Kraliçesi Pythodõris'in özel arazisi olmuştur.13

            Emine Sökmen’e göre Roma Dönemi’nde Pontos’ta Pompeius tarafından yerel yönetimlerin etkileri azaltıldı ve eyalet yeniden bir şekle sokuldu. Komana Pontika, tapınağı ve kutsal arazileriyle bu dönüştürme politikası sırasında özgün yapısını korumuştur.14

            Diğer bir yandan Zela’nın sınırları ise Pompeius tarafından genişletilip bir şehir haline dönüştürülmüştü. Bu durum istemeden akla Pompeius’un düzenlemesi ile ilgili bazı soruları getirmektedir. Neden Zela’nın bağımsız yapısı korunmadı? Pompeius, yeni yıkılan bir krallığın yaratmak için uğraştığı ve Zela’da da yoğun bir şekilde dinsel öğeleri ile görülen Pers kimliğini meşru olarak ortadan kaldırmak istiyor olabilir miydi? Şimdilik yanıtı olmayan sorulardır bunlar.14

            Komşu topraklar da, yani Zẽlitis de (içinde bir tepe üzerinde Zẽla kenti bulunur) çeşitli nüfuz alanlarına bölünmüştür; çünkü eski devirlerde krallar Zẽla'yı bir kent olarak değil; fakat Pers Tanrıları'nın kutsal bir alanı olarak idare ederlerdi ve rahip her şeyin efendisiydi. Burada çok sayıda tapınak hizmetkârı ve zengin gelir kaynaklarına sahip olan rahip otururdu; bu kutsal arazi kendi öz topraklarıymış gibi rahib’e ve kalabalık maiyetine bağlıydı.”15

            1839’da Anadolu’yu yıllarca gezen Charles Texier, Küçük Asya adlı üç ciltlik eserinde;13 “Zileliler Strabon’un zamanında (M.Ö. 64 – M.S. 24), Anaïtis’in bütün kutsal yerlerinde âyin yapıyorlardı. Zile kasabası ise o zaman hemen hemen bütün halkı tapınağın hizmetçileri ve köleleri olan bir küçük şehirdi.”13 demektedir.

            Zile Müftüsü Arif Kılıç, Zile Tarihi adlı araştırmasında : “O civarda bulunan bazı taşlar bu mâbet hakkında az da olsa bilgi vermektedir. Afrodit Enaïtis Tapınağı'nın bulunduğu tahmin edilen yerler Hıdırlık mevkiindedir. Bazı emareler de mevcuttur. Bütün Zileliler'in bildiği Bekimiş Taşı adı geçen mâbet kalıntılarındandır. Eski ihtiyar bilginlerimiz, bu taşın Nuh Tufanı'ndan evvel mevcut olduğu ve bunu kiliselerde bulunan, mai mukaddes - Kutsal Su Taşı olduğunu söylerler idi. Kiliseler ve kiliselerde kutsal suyun kullanılması Hıristiyanlığın zuhurundan sonra başladığına göre bu taş Afrodit Enaïtis Mezhebi'nin bakiyyesinden olduğu kuvvetle tahmin ediliyor. Çünkü bu taş çok iptidaî bir şekilde yapılmış, kaba saba bir şeydir. Hıristiyanlığın zuhurundan sonraki estetik zarafet yoktur. Bu taşa kadınlarımız tarafından kutsiyet izafe edilir. Bir şeyden korkan kadın, korkudan mütevellit bir hastalığa yakalanmamak için bir kap ile su götürür, Bekimiş Taşı'nın içine kor ve içer. Kadınlarımızın yürek kalkması tâbir edilen korku hastalığına karşı öteden beri tedavi şekli budur. Bu taşa izafe edilen kutsallık binlerce sene evveline aittir. Bu taşın Enaïtis Mezhebi'ni ilgilendiren ve kadın tenasül uzvunu temsil eden bir şey olması lâzımdır. Enaïtis Mezhebi'ne göre kadın fercine kudsiyet izafe edilidir ki bu taştaki kutsallık o devirlerin kalıntılarından olması kuvvetle muhtemeldir.”16 demektedir.

            Bizanslı Étienne Zéla kelimesi konusunda şöyle diyor : ‘Burası Anaïtis’in onuruna İskitler (Sacées)’in tapınak kabul ettikleri yerdir. Pont Krallığı’nda ikinci bir Zile daha vardır.’ Bu şehir, hiç şüphesiz aynı kasabadır.” demektedir.

            Yaptığım araştırmalarda gerçekten iki ayrı Zile yerleşkesinin varlığı ortaya çıktı ama aynı kasaba değillerdi. Eski adı "ZİLE" olan ÖZLÜCE Köyü merkezindeki Yeraltı Şehri, Nevşehir – Derinkuyu karayolu üzerindeki Kaymaklı Kasabası’nın 6 km Batı’sındadır. Kırşehir Satraplığı'na bağlı olan Yeraltı Şehri ZİLE'nin (şimdiki ÖZLÜCE Köyü) Tapınak Devleti ZELA, yani Tokat’ın ZİLE İlçesi ile karıştırılması olasıdır. Bu itibarla kasabayı evvelce yaptıran Harkar Han’dan dolayı kasabaya Karkarye denmiş ve Kırşehir’in fonetik açıdan telâffuz benzerliği olan Kırkariye, Kırkıriye, Karkariye şeklindeki adları Zile’ye mal edilmiştir. Bu adlar Kırşehir’e ait olmalıdır diye düşünüyorum.17

            Pontos Krallığı toprakları daha I. Pharnakes (M.Ö. 185 – 169) zamanında Kerasus’a (bugün Giresun) kadar genişletilmiştir. Mithradates ise bu dönemde krallığın sınırlarını kıyıda Trapezos’a kadar genişletmişti. Ayrıca iç kısımda da geniş topraklara sahip olmuştu. Bu dağlık bölgede bulunan zengin demir ve gümüş madenleri onun projelerini gerçekleştirmesine yarayacaktı. O, bu yüksek dağlar üzerinde inşa ettirdiği 75 kalenin içinde hazinelerini saklamaktaydı. Mithradates Küçük Asya’da ele geçirdiği yerleri, ataları olan Persler gibi satraplıklara böldü (Kappadokia, Frygia, Bithynia, Pontos gibi). Bunların başına Pontoslu komutanları satrap olarak atadı. M.Ö. 88 yılını “Pontos Era”sı olarak (tarih başlangıcı) ve Persler’in arması olan yarım ay ile yıldızı arma olarak kabul etti.37

            M.Ö. 301'de Pers asıllı Mithridates hanedanının kurduğu Pontos devleti, bölgenin yerli halkı Bebrykler, Chalybler, Bithynialılar, Kimmerler ve M.Ö. 7’den itibaren Karadeniz yolu ile gelen Egeli göçmenler ve 6. yüzyılda doğudan gelen Perslerin kaynaşmasından oluşurken, halk kendi geleneksel tanrılarına tapınmakta ancak "Hellen" kültürünü benimsemekteydi.

            M.Ö. 333 yılında meydana gelen İssus Savaşı'nda; Pers kuvvetlerinin Makedonyalı Büyük İskender’in güçleri karşısında yenilmesi sonucunda, Zela’nın da içinde bulunduğu Kuzey Kapadokya Bölgesi dışında Anadolu’nun büyük bir kısmı Makedonya Krallığı'nın egemenliğine girmiş ve böylelikle tarihte Hellenistik Çağ olarak bilinen ve Anadolu’da etkisini daha çok kültürel ve sanatsal boyutta hissettiren bir dönem başlamıştır. Bu dönem; özü itibariyle doğu ile batı inanç ve kültürlerinin sentezi olan bir dönemdir.

            Roma ve Pontos idaresinden önce Anadolu’da Büyük İskender ve Persler’in hâkimiyeti söz konusu idi. İran Hükümdarı Dârâ'nın Büyük İskender'e mağlûp olması ile bütün İran, ülkeleriyle birlikte Zela Kasabası da Büyük İskender'in eline geçmiş bulunuyordu. Büyük İskender M.Ö. 323'de Babil'de öldüğünde Büyük İskender'in kumandanları arasında çıkan harplerde General Omets, Cappadoxia'yı (Kapadokya) dolayısıyla Zela'yı idaresi altına almıştır. Bu hal çok devam etmemiş, Omets mağlûp olmuştur.

            Roma Çeşmesi diye anılan Çaypınar'daki çeşmenin Makedonyalı Büyük İskender tarafından yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Çaypınar'a gelen su yolunun Zincirli Kuyu Mevkii'ne kalenin içinden yeraltı su yolu da mevcuttur.16

            Pers egemenliğinin M.Ö. III. Yüzyıl’da zayıflamasıyla bölgede Pers kökenli satrapların bağımsız krallıklar kurmaya başlamaları, Anadolu uygarlıkları bakımından bu bölgeyi ayrıcalıklı yapmıştır.

            İran’ın dağlık arazilerinden gelip, Anadolu’nun bereketli toprakları ile yüksek düzeydeki uygarlıklarına sahip olan Persler, güçlerine güç katmışlar ve büyük imparatorluklarının yönetimini de iyi teşkilâtlandırmışlardı. M.Ö. 375’de Kapadokya Satrabı DAMATES, II. Artakserkses’e karşı ayaklanır. Tokat (Komana) halkı Damates’e katılmaz ve isyan bastırılır. Ancak sonuçta Kapadokya ikiye ayrılacak, Zile (Zela)’nın da içinde olduğu kuzeyde yer alan Pontika Kapadokyası dediğimiz bölge Pers kökenli soyluların kişisel denetimine girecektir.18 Bu dönemin savaşlarını anlatan Hellen Tarihçisi Xenophon, Anabasis adlı eserinde M.Ö. 401 tarihinde bir buçuk yıl süren savaş serüveni ve Karadeniz – Mezopotamya yolculuğunu detaylarıyla bizlere başarıyla aktarmıştır. Her ne kadar Zela’dan bahsedilmemişse de o dönemin Hellen ve Pers savaş kültürü ile Zela’ya komşu yöresel kavimlerin yaşantılarını anlatmak suretiyle bizlere sosyolojik ve coğrafî açıdan önem arz eden güvenilir bir kaynak oluşturmuştur.

            M.Ö. 548 tarihinde Zile Kasabası'nın İran hâkimiyetine geçtiğini görüyoruz. Persler Yeşilırmak Havzası'na çok önem verip, tarihî Kral Yolu'nu buradan geçirmişlerdir. Zile’nin tarihî gelişim içindeki en önemli dönemi Persler’in M.Ö. VI. Yüzyıl’da Kapadokya’yı istilâsıyla başlamıştır. Anadolu’nun büyük bir bölümü ile birlikte Persler buraya da hâkim olmuşlardır. Persler burada kendi tanrıları olan Anahita (Anahitis, Anos, Anadates) adına bir mâbet yaptırmışlar ve bu mabedin çevresinde Sonbahar'da yapılan Sokaia Şenlikleri'ni düzenlemişlerdir. Zile'de bulunan Anaïtis Tapınağı çevresindeki şenlikler "deir" adı ile yıllarca sürmüş (M.Ö. 550 - 332 ÷ Persler Dönemi), sonra da "deri - panayır" adı altında varlığını günümüze kadar korumuştur. Araştırmacı Nurhan Buhan Girgeç’in yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi’nde ‘Deir’in ‘Deri’ye dönüşümüne farklı bir bakış açısı getirilmiş; vaktiyle panayırlarda at üzerinde oynanan oyunlardan bir tanesinin ‘DERİ CİRİDİ’ olduğu; ayrıca bazı yörelerde DERİ kelimesinin TOPLANMA adı altında da kullanıldığı belgelenmiştir.19

            ODTÜ Yerleşim Arkeolojisi Ana Bilim Dalı’nda tezini tamamlayan Emine SÖKMEN yayımladığı makalesinde şu tespitleri yapmıştır :14 “Strabo, Zela’nın erken dönemlerde bir kent olarak değil, Persli tanrıçaya adanmış kutsal alan olarak yönetildiğini ve bu kutsal alanın tapınak kölelerine ve rahibe ev sahipliği yaptığını söylemektedir. Zela’nın yönetsel organizasyondaki karakterinin önceden anlatılan Komana Pontika ve Komana Kappadokya ile olan benzerliğinin Strabo’nun bu şehirler için söyledikleri ile benzer olduğunu görebiliriz.

            Zela, tanrıça Anaïtis’e adanmış bir tapınağa ev sahipliği yapıyordu. Bu tapınak muhtemelen geç Akamenid dönemde (M.Ö. 4. yüzyıl) inşa edilmişti. Anadolu’da Anaïtis tapınımının ilk izleri M.Ö. 6. yüzyılda özel ve resmi olarak Pers yöneticileri arasında görülmektedir. Anaïtis tapınımının Pontos krallığı sırasında ortaya çıkmış olması muhtemeldir. Strabo’dan öğrendiğimiz kadarıyla Pontoslular buraya gelip önemli konularda yeminlerini burada ediyorlardı.

            Zela Tapınak Devleti’nde Anaïtis Mezhebi'nin ruhanîleri yani din adamları büyük servetlere sahiptiler. Bir kısmı sabahleyin erkenden kalkar, Âlihe'lerini yıkarlar, bir kısmı ilâhî ve efsun okur, bir kısmı da mâbetin avlusunda bekleyen kısır kadınları gebe bırakmak vazifesiyle meşgul olurlardı. Ruhanîler o kadar servet yapmışlardı ki bu dinî zümrenin karaborsacılığını önlemek için kanun dahi yapılmıştır.

            Anaïtis tapınağına dair bilgilerimizi mimarî kalıntıların yoksunluğundan dolayı Roma imparatorluk döneminde basılan Zela sikkelerinden edinmekteyiz. Tapınak muhtemelen hexasitil düzenindeydi ve alçak bir tepe üzerindeydi. Pompeius’un düzenlemeleri sırasında Zela, yeni topraklar ve yeni binalar ile bir kent görünümü kazandı.

            Kavram olarak Mezopotamya’ya ait olmasına rağmen Anadolu’da görülen tapınak devletleri yönetsel olarak Hitit yönetim biçiminin bir parçasıdır.

 Eski Belediye/Kütüphane bahçesi aşağısındaki çeşmenin ön yüzündeki okla işaretli armaya dikkatlice bakınız.
Pontus armalarındaki Ay-Yıldız bu çeşmenin bir Pontos Dönemi'nden kalma Pontos Çeşmesi olduğu izlenimini vermektedir.
DİKKAT ! Çeşmeyi koruma altına alalım. Kitabesini yazıp, temizce restore edelim. Araçlardan ve hazine yağmacılarından koruyalım!

Fotoğraflar : H. Deniz MİSTEPE - Haziran 2008 Zile ( http://www.sanaten.com/ Kingdom of Bahrain)

            Tapınağın bulunduğu tepenin kuzey-doğu sırtında, kısmen tepenin kendi kayasından kazılmış ve kısmen da taşlar ve ahşap ile inşa edilmiş küçük bir tiyatro bulunmaktaydı. Tiyatronun kayada bulunan kısımları ve tepenin dibini örten döküntüler altında olasılıkla orkestraya ait kalıntılar dışındaki bölümler yok olmuştur. Taştan kesilmiş olan oturma sıralarının izi ise belli belirsizdir. Şehirden diğer arta kalanlar bir mezar ve birkaç sütun ile birlikte bazı mimarî parçalardır.14 Amfitiyatronun aşağı müştemilâtında bulunan kornişli taşlar ile Ay-Yıldız ve Koyun Motifli çeşme yalağı (haftı) XX. Yüzyıl öncesi eski Belediye Bahçesi aşağı cephesindeki Şeyh Tûsî Sokağı’na taşınmıştır. Halen kullanılan bir çeşmedir ve Pontos Dönemi’nden günümüze ulaştığı tahmin edilmektedir.20

            Emine SÖKMEN Anaïtis Tapınağı’nın bulunduğu tepenin sırtında bir tiyatrodan söz etmektedir ki bu muhtemelen AMFİTİYATRO olsa gerektir. Oysa Zile Müftüsü Arif KILIÇ ve Halkbilimci Hüseyin Cahit ÖZTELLİ, ÇAĞILTI Dergisi’nde yayımlanan “Zile Tarihi”16 ve Zile’deki konferans notlarında21 tapınağın HIDIRLIK mevkiinde olduğunu ifade etmektedirler. Bu durumda tapınağın her iki bölgede de kalıntılarının bulunma ihtimali vardır ve bu belirsizlik arkeolojik kazı yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

            John Freely her ne kadar Roma Dönemi’nden kalma7 diyorsa da Zile Amfitiyatrosu’nun Hellenistik Dönem’e mi (M.Ö. 333 – 30) yoksa Roma Dönemi’ne mi (M.Ö. 27 – M.S. 395) ait olduğunda tereddüt ediyoruz!? M.Ö. 3. yüzyıl sonuna kadar Anadolu’da tiyatro yapısı ile karşılaşmadığımızdan dolayı, o döneme kadar yerleşik tiyatro inşa edilmediğini anlamaktayız.6 Roma tiyatroları, Grek tiyatrolarını örnek almalarına rağmen belirgin farklılıklar mevcuttur. Grek tiyatrosu teatron ve scene’den oluşurken, Roma tiyatroları tek bir yapıydı. Sahne binası ve auditorium kesintisiz bir çevre duvarı ile bir araya toplanmıştır. Sahne binasının duvarları auditorium ile aynı yüksekliğe çekilerek kapalı bir alan yaratılmış ve seyircinin dış dünya ile ilişkisi kesilerek dikkatin sahnede yoğunlaşması sağlanmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte Yunan Tiyatrolarında ve Zile örneğinde olduğu gibi tiyatroları bir yamaca yasladıkları da olmuştur.22

            Emine SÖKMEN’in tezindeki aktarımlara devam edecek olursak “Strabo, Zela’da gerçekleştirilen âyinlerin daha kutsal olduğunu ve senenin sadece bir günü geleneksel şenlikler yapıldığını aktarmaktadır. Yine Strabo’dan öğrendiğimiz kadarıyla Zela’daki tapınak Kyros’un İskitleri yenmesini kutlamak amacıyla inşa edilmiştir. Ayrıca düzenlenen festival yine İskit yenilgisini kutlar nitelikteydi. Bu festival için Strabo, erkeklerin İskit kıyafetleri giyip gün boyu içerek çılgınca eğlendikleri bir tür Bakhik festival olduğunu ve Sakaea olarak adlandırıldığını söylemektedir. Aynı zamanda bu festival her nerede Anaïtis’e adanmış tapınak varsa orada kutlanıyordu. Strabo’nun anlattıklarına dayalı olarak bu festivalin Pers kökenli olduğunu ve Zela’daki Anaïtis tapınağının Pers yönetimi altındayken kurulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.” tespitleri ile tarihî seyrimiz ve muhayyilemiz Xenophon’un (M.Ö. 427 – 355) “Anabasis” adlı eserindeki M.Ö. 401 tarihine dek uzanacaktır.23

            Charles Texier, Küçük Asya adlı yapıtında Bithynia Kralı Ziélas’dan bahsederek [Ziaëlas/ Zelas/ Ziélas (M.Ö. 255/250 - 229)], Zile’nin kuruluşunu M.Ö. 250 tarihiyle ilişkilendirir.13

            “Babasının (Bitinya Kralı I. Nicomède) öldüğünü öğrenen Ziélas, bir grup taraftarının başına geçerek yönetim hakkını geri almak için geldi. Bu sırada babası ile yaptıkları antlaşmayı hatırlayan ve aynı zamanda savaş için bu fırsattan memnun olan Galler’den beklenmeyen bir destek buldu. Daha Bitinya sınırına ulaşmasından önce oldukça kalabalık bir ordu toplamıştı; fakat Ereğli (Héraclée) ile Tium kraliçenin tarafını tutmuşlardı.

            Bununla beraber Ziélas, Galler'i bunların üzerine kışkırtarak intikamını aldı; Galler, Ereğli arazisini tahrip ettiler. Bizanslı Étienne'in aktardığına göre, Pont memleketlerindeki Zile (Zela) şehri Ziélas'ın kendi adını vermesiyle bu adı almıştı; bu adı sürgün zamanında çekilmiş olduğu yerlere verdiğini kabul etmek gerekse bile, bazı yazarlar bu şehri ayırmaksızın Pont sahasına, Armeniya içine ya da Kapadokya sahasına ait gösterirler. Çünkü bu sahaların sınırı o kadar değişiyordu ki Zile şehri de bazen birinin bazen de diğerinin sınırı içine giriyordu.

            Ziélas ile kaynanasının torunları, memleketi böldüler ve Ereğli Cumhuriyeti'nin yardımıyla bir barış da yapıldı. Ziélas memleketin doğu kısmına yerleşti. Çok bilinmeyen birinci ve ikinci Bitinya bölünmesinin o zamanlar ortaya çıkmış olması muhtemeldir. Nicomède'in diğer oğlu Prusias ise memleketin iç kısmında yönetimi elinde bulunduruyordu. Fakat, sürekli iç savaş ve karışıklıklarla meşgul olan bu oğul babasının girişiminde devam edemedi. Şehirleri kurma ve imar etme çalışmaları hep askıda kaldı.”

            M.Ö. 546 tarihinde Anadolu, dolayısıyla Zile Pers hâkimiyeti altına girmiştir. Persler Yeşilırmak havzasına çok önem verip, tarihî Kral Yolu'nu buradan geçirmişlerdir. I. DARİUS zamanında Anadolu'nun en büyük eyaleti olan Kapadokya ikiye bölünmüş ve Zile, kuzeyindeki Pontus Kapadokyası içinde yer almıştır. Persler Zile'de kendi Tanrıları olan ANAΪTİS "ANAHİTA", ANOS ve ANADATES'e ait bir ateş tapınağı inşa etmişlerdir. Roma İmparatorları Caracalla ve Severus dönemi Zela sikkelerinde Pers Anaïtis Ateş Tapınağı’nın rölyefi ve sütunları yer almaktadır.

            M.Ö. 6 – 5. yüzyıllarda koloni sayısının 600’ü bulduğu Karadeniz, gerçekten “Altın Post” olmuştu. Anadolu yarımadası Karadeniz’de oluşan bu patlamayla beraber dünya ülkelerinin deniz ve karayollarının geçtiği, ekonomik ve politik merkez haline gelmiştir. M.Ö. 6. yüzyılda Persler’in eline geçen bu bölgenin kolonistlerle ilişiği kesilmiş, 150 yıl kadar Pers denetiminde kalmıştır. M.Ö. 330’da çöken Pers İmparatorluğu’na karşı Karadeniz ve Kapadokya satrapları bu bölgelerde birlik ve krallıklar kurmuşlardır.18

            Medler Dönemi’ne ait (M.Ö. 633 – 550) elimizde fazla bir belge bulunmamaktadır. M.Ö. 676 yıllarında Kafkasya’dan İskitler, İran’dan Medler Anadolu içlerine kadar uzandılar. Medler, M.Ö. 612 yılında Ninova’yı yıkıp Asur İmparatorluğu’na son verdikten sonra, şimdi, Kappadokia’dan geçip yeni topraklar elde etmek üzere batıya doğru ilerliyorlardı.24 Kapadokya bölgesinde Asurlar’a karşı direnecek güç kalmayınca Anadolu’daki iki büyük güç olan Lydia ve Med devletleri arasında beş yıl boyunca süren savaşın anlaşmayla son bulması üzerine, M.Ö. 585 yılında her iki güç arasında Kızılırmak sınır olarak kabul edilmiş ve bunun üzerine Zela, Pers egemenliğine kadar Medlerin sınırları içerisinde kalmıştır. Medler’in bölgedeki hâkimiyeti fazla sürmedi. Persler M.Ö. 550 yılında Med egemenliğine son vererek bölgeyi ele geçirdiler. Kısa süren Med egemenliğinden sonra Zela, M.Ö. 547/46 tarihinde Pers İmparatorluğu'nun kurucusu Kyros’un Lidya kralı Kroisos’u yenmesi üzerine Anadolu’nun büyük çoğunluğu gibi Pers idaresi altında kalmıştır.

            M.Ö. VII. Yüzyıl’da bölge Kimmerler tarafından yağmalanmıştır (M.Ö. 695 - 633 ÷ Kimmer akınları). Kimmerler; bu dönemde (M.Ö. 675 - 585) Anadolu’da bulunan devletler karşısında bir tehdit unsuru olmuş ve sanatsal açıdan ilişkide bulundukları toplumları etkilemişlerdir. Kimmerlerin yaşadığı çağda İskitler de tarih sahnesinde görülmektedir. Zaten Herodot’un da ifade ettiği gibi; İskitler genellikle Kimmerler'in yerleşim yerleri üzerine yerleşmişlerdir. Bu nedenle Zelitis hinterlandındaki Kimmer egemenliği sonrasında İskit egemenliği görülür.

            M.Ö. 714 yılında güney Rusya’dan gelen zorlu savaşçılar güruhu Kimmerler, Kafkaslar’ı aşarak Urartu üzerine yürümüş, oradan Karadeniz’in güney kıyısı boyunca batıya ilerleyip Sinop civarında bir üs oluşturmuş ve güneye yönelmişlerdir. M.Ö. 660’lara gelindiğinde Lidya da Kimmerlere karşı Asur yardımına sığınmak zorunda kalmıştı. Lidyalılar Asurluların çöküşünden kaynaklanan boşluğu doldurma çabasıyla Kızılırmak’a kadar ilerlediler. M.Ö. 585 yılında Medler, Kızılırmak’a kadar ilerleyerek Lidyalılarla karşılaşmış ve sonuçsuz kalan bir savaşa girişmişlerdi. Nihayet, M.Ö. 546 yılında ise Lid Krallığı Pers İmparatorluğu’na katılmış oldu.4

            Büyük Hitit İmparatorluğu batıdan gelen Balkan kavimleri önünde dağılıp güney doğuya göçerken, Balkan asıllı Frig kavimleri, uygarlıklarını Anadolu’da kurmaya başlarlar. M.Ö. VIII. Yüzyıl’da yöreye Frigler hâkim olmuşlardır (M.Ö. 800 - 695 ÷ Frigler Dönemi). Frigler'in de nüfus ve kültür sahalarının Turhal ve Zile taraflarına dayanmış olduğu buralarda bulunan Frig Seramikleri'nden anlaşılmaktadır. Bu devreye ait Zile’de birçok lâtin kitabeleri, sütun başlıkları, koç heykeli, Bekimiş Taşı ve daha bazı kalıntılar vardır. Bilhassa Koçaş Köyü'nden getirilen ve şimdi Tokat Müzesi'nde bulunaıı KOÇ TAŞ ile Bekimiş Taşı, üzerlerinde ehemmiyetle durulmağa değer vesikalardandır.16 Maşat Höyük’teki Tapigga Sarayı kazılarında bulunan Frigya Demir Çağı’na ait yapılar ve iri seramik kapların bir kısmında Pers ve Doğu Yunan sanatı etkileriyle palmet ve sürrealist hayvan figürleri, metal eşyalarda da İskit özellikleri görülmektedir. Tokat ilindeki Kelkit, Yeşilırmak ve Çekerek nehirleri boyunca kurulu Hitit ve Frig yerleşim alanları, M.Ö. 2500 - 400 yılları arasında, yüksek düzeyde sanat ve kültür yaşamına sahip olmuştur. M.Ö. 750’den sonra siyasal bir güç olarak tarih sahnesine çıkmış olan Frigler Kral Midas döneminde (M.Ö. 725 - 695/675) sınırlarını genişletmiş ve bunun sonucunda Zelitis hinterlandı da Friglerin egemenlik sahası içerisinde kalmıştır. Frigler M.Ö. 676 yılında Kafkaslar üzerinden gelen Kimmerler’in şiddetli saldırıları karşısında dayanamayarak kısa sürede güçlerini kaybetmiş ve yıkılma sürecine girmiştir.

            Prof. Dr. Tahsin ÖZGÜÇ “Maşathöyük’te III. Frig katı evleri doğrudan doğruya sarayın yanmış kerpiç duvarları ve enkazı üstüne kurulmuştur” demektedir. III. Frig katı evlerinin tabanında eski safhaya ait bol seramik ve madenî eserler bulunmuştur. Bunlara göre bu katı M.Ö. 750 ile 650/600 yılları arasına tarihlendirmek mümkündür.”25

            Sayın ÖZGÜǒe göre “Maşat Höyük Geç Asur metinlerinin bahsettiği Kaşku ülkesinin kuzey batı sınırında olmalıdır. Bu çağda önemini çok kaybetmiş olan Maşat Höyük’ün yerini, bölgenin başşehri olarak Zile (Anziliya – Zela) tutmuş olmalıdır.”25

            Sevgi AKTÜRE’ye göre “Bir kent – devletleri federasyonu olan Hitit İmparatorluğu, M.Ö. 1800 – 1200 yılları arasında 600 yıl Orta Anadolu’da geniş bir alanı yönetimi altında tutmuştur.”5

            Daha da geriye gidecek olursak, Maşat Höyük II Sitadel Kazıları makalesinde Prof. Dr. Tahsin ÖZGÜÇ bizi M.Ö. 1900’lü yıllara kadar götürmektedir.26

            “Maşat Höyük sitadelinin anıtsal yapıları, kendi ölçüleri içinde, Boğazköy ve Gâvurkale'de yaratılan, zemini kaya dağ şehirlerinin Hititler'e özgü bütün özelliklerini temsil etmektedir. Kaniş Karum'unun II. kat evlerinin (M.Ö. 1920 - 1840) bu tür küçük odalarında kıymetli eşyanın depo edildiği anlaşılmaktadır. Saray II. Tudhaliya zamanında yakılmıştır. Ne zaman inşa edildiğini kesinlikle söyleyecek durumda olmamakla beraber, daha eski değilse, en geç M.Ö. 15. yüzyılın ikinci yarısında yapımı tamamlanmış olmalıdır. Yangından önce boşaltıldıkları için kuzeybatı kanattaki odaların tabanlarında eşyaya rastlanmadı.”

            “Saray yakıldıktan sonra, bu kesimdeki enkazı üstünde, M. Ö. 14. yüzyılın başlarından 1200 yıllarına kadar üç Hitit yapı katının teşekkül ettiği görüldü. … M. Ö. 13. yüzyılın sonuna ait olan bu mütevazı evde bol miktarda hiyeroglifli bulla, seramik ve özellikle güneyden, Kıbrıs - Suriye'den ithal edilmiş eserler bulundu. M.Ö. 1200 yıllarında yanan evin sahipleri, tencerelerini, o esnada yanmakta olan ocağın üstünde bırakarak kaçmışlardır.”

            Orta Anadolu’da Demir Devri (M.Ö. 1200 – 333) şehirlerinde olduğu gibi Maşat Höyük’de de en çok kullanılmış olan kap şekillerinden biri iki veya dört kulplu kraterlerdir. Bu seramik türü atölyeleri Avanos – Alişar – Zile arasında bir yerde veya bunların çok yakınında olmalıdır.25

            “M.Ö. 1410 - 1380 arasında yanan Maşat Höyük Sarayı son şekli ile, en geç, M.Ö. 15. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiştir. Maşat Höyük sitadeline büyük binalar M.Ö. 15. yüzyılın ikinci ve 14. yüzyılın ilk yarısında (I. Suppiluliuma zamanında) inşa edilmiştir. Boğazköy'ün aksine, bundan sonra Maşat Höyük sitadeline anıtsal binalar inşa edilmemiştir.”

            Prof. Dr. Tahsin ÖZGÜÇ bu kez ‘Maşat Höyük Sarayı ve Arşivi’ makalesinde bizi M.Ö. 2000’li yıllara taşımaktadır.27

            “Daha önce yazılı belgelerin bulunduğu çok önemli dört tarihî şehir vardı; şimdi bunların beşincisi Maşat Höyük'tür. Bu beş şehirde çivi yazılı ve hiyeroglifli belgeler, anıtsal mimarlık eserlerinin en güzel örnekleri ve M.Ö. ikinci bin yılının maddî kültür malzemesi iyi ve ünik bir şekilde temsil edilmektedir. Maşat Höyük, Kaşkalılar'ın işgal ettiği Karadeniz bölgesi ile asıl Hitit arazisi arasındaki sınır alanındadır. Yalnız, hemen ifade edilmelidir ki, Maşat Höyük, Boğazköy'e bağlı, onun yönetiminde ve Kaşka ülkesini sınırlayan alanda en güçlü ve en güvenilir Hitit merkezlerinden biri idi.”

            “Maşat Höyük'te son medeniyet katını M.Ö. birinci bin yılın ilk yarısına tarihlenen Demir Devri temsil etmektedir. Bu çağda Höyük'ün yalnız en yüksek kısmı iskân edilmiştir. İkinci kültür katının temsilcileri de Hititler'dir. Bugüne kadar yürütülen kazılarda bu kültür çağına ait üç Hitit yapı katı gün ışığına çıkarılmıştır. Üçüncü veya en eski Hitit katının tahribi M. Ö. 15. yüzyılın sonundan daha eski değildir.”

            “Belgelerden edinilen bilgilere göre, üçüncü kat sarayını M.Ö. aşağı yukarı 1400 yıllarına tarihleyebiliyoruz. Bu kronolojik takdir ayrıca, tabletlerin "Orta Hitit" yazısı üslûbunda olmalarıyla da teyit edilmektedir.

            M.Ö. XV. Yüzyıl’dan sonra Kaşkalar Hitit yerleşim merkezi Anziliya’yı yakıp yıkmıştır. Kaşkalar'ın sık sık saldırılarına uğrayan bu kent iki defa yakılıp yıkılmıştır. Bu höyükten çıkartılan tabletlerin okunarak değerlendirilmesiyle Hitit devrinde bu yörenin coğrafî yer adları üzerine yorumlar yapılması da mümkün olmuştur. Örneğin, Zile ilçe merkezinin ortasında yükselen "Anziliya Höyüğü"nün bir Hitit yerleşmesi olduğunu bu çalışmadan anlıyoruz. Boğazköy vesikalarından öğrendiğimize göre ve Kurt Bittel'in de tasvir ettiği gibi, kuzeyde Hititlerin daima müteyakkız - uyanık düşmanları olan yarı nomad kabileler, yani, Pontos bölgesindeki Kaşkalılar, Hitit ülkesine yüz yıl içinde iki kez (ilki M.Ö. 1410 - 1380 yılları arasında, yani II. Tudhaliya'nın Kırallık döneminde, ikincisi de M. Ö. l305 ve 1282 yılları arasında, Muwattali zamanında) tecavüz etmişler, Boğazköy - Hattuşa'yı yakmışlar, zapt ve yağma etmişlerdir.”

            “Maşat Höyük'ün kayalık tabanı üstündeki Hitit müstahkem mevkii/şehri, Boğazköy'de olduğu gibi, kısa bir süre sonra, yani, I. Şuppiluliuma zamanında (M.Ö. 1380 - 1335) yeniden inşa edilmiştir. Bunu, bu Kral'ın mühür baskısının sarayın yanık enkazı üstüne inşa edilmiş olan II. yapı katına ait büyük binada keşfedilmiş olması teyit etmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Maşat Höyük kazıları üç Hitit yapı katını açığa çıkarmıştır. Sarayla temsil edilen üçüncü, yani, daha eski yapı katının tahribi M.Ö. on beşinci yüzyılın sonundan daha eski değildir.”

            Bu itibarla; Sayın Prof. Dr. Bilge UMAR’ın “Kappadokia Bölgesi’nin Kızılırmak büklümü içinde kalan parçası, hiç değilse M.Ö. 2. bin yılın ikinci yarımında Hitit halkının yurdu idi”28 görüşünü burada zikredebiliriz.

            Türkiye’nin ilk Hititoloğu olan Ord. Prof. Dr. Sedat ALP ise Prof. Dr. Tahsin ÖZGÜǒten devraldığı Çivi Yazılı Tabletlere dayanarak Maşat Höyük adının Tapigga olduğunu ve aynı devirlerde Zela’nın adının da Anziliya olduğunu bakın nasıl ifade ediyor :29

            “Maşat tabletlerinin bulunmasından ve incelenmek üzere şahsıma havale edilmesinden kısa bir zaman sonra Mşt. 75/113 No.’lu metni değerlendirerek, bu önemli askerî ve idarî merkezin Hitit Çağı'ndaki adının Tapigga olduğunu keşfetmek mutluluğuna eriştim. 3 No.’lu notta kaydedilen bu araştırmamda Hitit metinlerinde Tapigga ile yan yana geçen Anziliya şehrinin Klâsik Çağlar'daki Zela, modern Zile olduğunu gösterebildim. Aynı çalışmamda Klâsik Çağlar'daki Scylax ırmağını, modern Çekerek ırmağı, Hitit metinlerindeki önemli ırmak adı Zuliya ile identifiye edebildim.”29

            Hititolog Sedat ALP, ‘Hitit Çağı’nda Anadolu’ adlı eserinin “Maşathöyük’ün Boğazköy Tabletlerinde Geçen ve Tahkim Edilmiş Bir Askerî Üs Olarak Kullanılan Tapigga Kenti Olduğunu Keşfetmeye Yarayan Maşat Mektubu” bahsinde “Mektup yazıcı Adadbeli tarafından Hitit Kralı III. Tuthaliya’ya yazdığı mektub”un sonunda TAPİGGA’dan bahseder : - Bana “dağ düşman bakımından temizdir” haberini getirdikleri zaman Tapigga’dan sığırları ve koyunları duruma göre aşağıya bırakacağım. Majeste, efendim, (bunu) böyle bil!30

            “Nasıl ki Maşat-Höyük saray yapısı ve içindeki tablet arşivi ile önemli askerî ve idarî bir merkez ise Tapigga da KBo XII 53 Rs. 13 v.d.'ına göre bir eyaletin merkezi idi. Aynı metne göre Gagadduua, Išteruua, Anziliya ve satır 17'ye göre Zapišhuna kentleri Tapigga'ya bağlı idiler.”29

            John Freely, aynı konu üzerinde ‘Türkiye Uygarlıklar Rehberi’ adlı eserinde “Zela’nın Akropol Tepesi, tümülüsün bir bölümünü oluşturuyor, bölgedeki çok sayıda tümülüsten biri olan bu höyükte, M.Ö. 2000 civarlarındaki Erken Hitit Dönemi’ne ait yerleşimlerin izleri bulunmuştur.” demektedir.7

            Maşat Höyük’te hem Hitit (M.Ö. 2000 – 1200)  hem de Demir Devri’nde (M.Ö. 1.200 – 333) yaşanmış olan sürenin, yani, birbirini izleyen kısa veya uzun ömürlü tabakaların incelenmesine ve stratigrafinin okuyucuya bu ölçüler içinde sunulmasına dikkat edilmiştir. Bu tabakalar ileride, bu bölgede yapılacak kazılara kaynaklık edecektir.

            Anadolu’nun bu bölgesinde de Hitit İmparatorluk Çağı’ndan (M.Ö. 1450 – 1.200) çok daha önce homojen bir medeniyetin varlığı anlaşılmıştır. Bu çağda bölgeye hâkim olan krallığın adını bilmiyoruz.25

            Sitadelde ve ilk terasta, Eski Tunç Çağı’nın (M.Ö. 3.200 – 2.500) son safhasını da önemli bir ölçüde tetkik etmek imkânını bulduk. Maşat’ın 7 km kuzeydoğusunda aynı adı taşıyan köyün (Höyük) içinde sağlam, tahribe uğramamış bir höyük. Demir Devri ve Eski Tunç Çağı seramiği ve kesitlerdeki kalın yığıntı Höyük’ün bu çağlarda da geniş bir yerleşim alanı halinde olduğunu göstermektedir. Bölgede Eski Tunç Çağı maden eserlerinin bolluğuna karşılık, Hitit şehirlerinde bulunanların azlığına şaşmak gerekir. Biz bunun sebebini henüz Hitit mezarlarının keşfedilmemiş olmasına bağlıyoruz.25

            Maşat Höyük’te yapı tarzı M.Ö. 17. yüzyıldan sonra, Eski Hitit Çağı’nda (M.Ö. 2000 – 1750) terk edilmiş ve yerini taşın, kerpicin, ağacın bir arada kullanıldığı sisteme bırakmıştır. Bununla beraber, yerli gelenek varlığını köylerde, kapalı bölgelerde Frig Çağı’na (M.Ö. 750 – M.Ö. 300) kadar kesiksiz olarak sürdürmüştür. Maşat Höyük Sarayı II. Tudhaliya zamanında (M.Ö. 1410 – 1380), Kaşkalılar tarafından tahrib edilmiş; bir daha tamir görmemiş ve terkedilmiş. Friglerin sitadelin dışında herhangi bir maksatla bu binayı inşa etmiş olmaları veya bir Hitit evini tamirden sonra, yeniden kullanmış olmaları muhtemeldir.25 Frigler yalnız sitadeli iskân etmişler, aşağı şehre yerleşmemişlerdir.

            Ersal YAVİ, Tokat (Komana) – Zile (Zela) adlı kitabında Maşat Höyük (Tapigga) ile ilgili olarak şunları aktarmıştır :

            Eski Hitit Dönemi’nde kurulmuş olan Maşat kenti 4000 yıllık uzun geçmişinde M.Ö. 1500 yıllarında Demir Çağı’nı ve imparatorluk döneminin parlak günlerini yaşamıştır. M.Ö. 1200 yıllarında başlayan Frig istilâsı ile el değiştiren kent, 500 yıl Frig uygarlığını ve Demir Çağı’nı yaşamıştır. M.Ö. 300 – 400 yıllarında önemini yitirerek terk edilen Maşat M.S. 1973 yılında Türk bilim adamları ve uzmanları tarafından gün ışığına çıkarılmıştır.18

            Maşat Höyüğe benzeyen, ancak ondan daha büyük olan Zile Höyük (ANZİLİA – ZELA HÖYÜĞÜ), Hitit’lerden bu yana ekonomik ve siyasal önemini 4000 yıldan günümüze kadar koruyan ender höyüklerden biridir.18

            Daha da gerilere uzanacak olursak; Prof. Dr. E. PİTTARD – Neolitik Devirde Küçükasya ile Avrupa Arasında Antropolojik Münasebetler adlı eserinde şu ilginç tespitleri yapmıştır : Adıyaman’a civar bir küçük vâdide meydana çıkarılan aurigmacien karakterinde çakmak taşından mamûl alât ve edevatın birbirine yakın zamanlara ait şeyler olduğunu kabul edince tevsian, ve fakat her iki kıt’aya ait tarihleri müvazi yürütmemek üzere, bundan Avrupa kıt’ası gibi Anadolu kıt’asının da Paleolitik Devri’nde meskûn bir kıt’a olduğu neticesine varabiliriz. Anadolu Mezolitikleri hakkında henüz hiçbir malûmatımız yoktur; Neolitik Devre aid dokümanlarımız ve daha bazı nadir müdekkikler tarafından bulunan Cilâlı Taş Devri’ne aid birkaç baltaya münhasır kalmaktadır.31

            Tarihen malûm olan bu Protohititler (Burada Hattiler kastediliyor ki aslında Hititler’in ataları değillerdir) daha o zamanlar büyük bir medeniyete sahip bulunuyorlardı. Bunlar yalnız hububatı keşf ve zeretmekle, hayvanları ehlileştirip yetiştirmekle kalmamışlar; altın, gümüş, bakır gibi madenleri de kullanmışlardır. Demirin kâşifi de bu insanlar olduğu görülüyor. Anadolu’nun bu eski brakisefalleri, sebepten neticeye varmak yolile, Türkler’in de cedleri telâkki olunabilirler. Neohititlerle bizim aramızda, en son tahlile göre Selçukîler ve Osmanlılar vardır; bugün bunların adı Türk’tür.31

            Neolitikler’in hayvanları öküz, koyun, keçi ve domuzdan ibaretti. Köpek onlara Mezolitikler’den kalmıştı. Onu, ancak Tunç Devri’nde tanımışlardı (Şunu da hatırlatalım ki Anadolu Neolitikleri’nin halefleri olan Hititler ata mutasarrıf bulunuyorlardı). Neolitik medeniyet dediğimiz sosyal inkılâbı getirenler bugün Anadolu’da sakin olanların cedleridir.31

            Tarihlendirmeye ilişkin olarak Prof. Dr. Tahsin Özgüç şunları demektedir : “Maşat Höyük’te sarayın enkazı içindeki kemik eşyanın sayısı azdır. Çoğunluğu “kemik bizler” teşkil eder. Bu tip kemik bizler M.Ö. ikinci binin ilk çeyreğinde de kullanılmıştı.”25

            Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal ise ‘Hatti ve Hitit Uygarlıkları’ adlı eserinde “Anadolu yarımadasının bugün için bilinen en eski adı “Hatti Ülkesi” idi.’ ifadesini kullanır. Akkad sülâlesi döneminde (M.Ö. 2350 – 2150) kullanılan bu adlandırma M.Ö. 630 tarihlerine değin süregelmiştir. M.Ö. 2200 tarihlerinden itibaren Anadolu’yu istilâ etmeye başlayan Hind – Avrupalı “Hititler” bile yeni yurtlarından söz ederlerken, Hatti Ülkesi deyimini kullanmışlardır. Türkçe’de önceleri ETİ sözcüğü kullanıldı. Şimdi ise Hitit deyimi yerleşti.32

            Anadolu’daki Hatti Beylikleri bir protohistorik (öntarih) uygarlığıdır. Henüz yazı kullanmadıkları için tarihsel sürece ait değildirler. Hititler yoluyla sosyolojisi hakkında bilgi sahibi olduğumuz Hatti Beylikleri öntarih uygarlığının güzel bir örneğidir. Görünüşe göre Hattiler Anadolu’nun yerli bir halkı idi ve en aşağı M.Ö. 3. binin ortalarından beri küçük krallıklar, beylikler halinde idare ediliyorlardı. M.Ö. 2500 – 2000 tarihleri arasında gelişmiş olan uygarlığın da Hattiler’e ait olması gerektir.32

            Alişar ve Alacahöyük’teki Erken Tunç Çağı (M.Ö. 3200 – 2500) tabakalarının Hattiler’le ilgili olduğu ileri sürülmüştür. Orta Tunç Çağı’na (M.Ö. 2500 – 2000) giren eserlerin en güzelleri ve en önemlileri Kızılırmak kavisi içinde olmak üzere Çorum’da Alacahöyük’te, Amasya’da Mahmatlar’da, Tokat İli’nde Horoztepe’de gün yüzüne çıkmışlardır.32

            Anadolu’nun ilk tarihsel çağı olan Beylikler Dönemi (M.Ö. 2000 – 1660), Assurlu tüccarların yazılı belgeleri yardımı ile daha belirgin bir biçim kazanmaktadır. Birkaç yüzyıl düzensiz yürütülen alışveriş M.Ö. 19. yüzyılda sistemli bir biçime sokuldu. Kültepe II. Tabakası’nda bulunan binlerce tabletten anladığımıza göre Assurlu işadamları Orta Anadolu’da karumlar yani bağımsız ticaret kolonileri adını verdikleri merkezler kurmuşlardır. Bunlardan birçoklarının adları metinlerde geçmekte ise de yerleri bilinmemektedir.32

            Anadolu’nun daha uzun süre dağınık ve küçük prensliklerin elinde kalması, dışarıdan gelebileceklere elverişli ortam yaratıyordu. Böylece dış tehlike karşısında Anadolu beyliklerinden bazılarının birlik olmaları doğal kabul edilebilecek bir oluşmadır.” demektedir.32

            Prof. Dr. Mehmet ÖZSAİT’in eşi Arkeolog Nesrin Hanım’la 1997 ve 1998 yıllarında Zile ve çevresinde yaptıkları yüzey araştırmalarından; Çekerek Vâdisi’nin hemen doğusundan itibaren Deveci Dağları’nın batı eteklerine kadar uzanan geniş Zile arazisinde 70 köyün incelendiğini ve Son Kalkolitik Çağ’dan (M.Ö. 4000) Roma Çağı sonuna kadar olan geniş zaman dilimine ait 94 yerleşme, 4 tümülüs ile Roma Çağı’na ait 16 kaya mezarının tespit edildiğini öğrenmiş bulunmaktayız. Sayın Hocamız ve eşleri sempozyum ardından on günlük bir yüzey araştırması çalışmasına daha devam edeceklerdir. Çalışmaların yayımlanmasını müteakip Zile tarihinde daha da geçmişe uzanan verilere ulaşmak mümkün görülmektedir.33

            Son Kalkolitik Çağ (M.Ö. 4000) ve hattâ M.Ö. 4750’ye tarihlenen yerleşmelere ait keramiklerin görüldüğü yer adları şunlardır : Öğlenlik Tepe, Karga Tepesi, Dökmetepe, Viran Câmii, Okçutepe, Karayün Höyük, Akdoğan – Kale Tepe, Gâvur kalesi.33

            Dr. Muzaffer Süleyman ŞENYÜREK ise Zile tarihini daha da gerilere uzandırarak;34 “Tokat ilinin Zile ilçesinin Maşat Köyü yakınında bulunan Maşat Höyük, 1945 yazında, Doç. Dr. Ekrem AKURGAL idaresinde ve Dr. Nimet ve Tahsin ÖZGÜÇ'ten müteşekkil bir heyet tarafından kazılmıştır.” ifadesini kullanmış ve “Kalkolitik, Bakır, Eti ve Frik Devirleri'ne ait iskân katlarını ihtiva eden bu höyüğün Bakır Çağı katından çok kırık bir vaziyette bulunan 7 iskelet kalıntısı çıkarılmıştır. Bu iskeletlerden beşi incelenmek üzere bana verilmiştir.” diyerek,

            “Maşat Höyük Kazısından Çıkarılan Kafataslarının Tetkiki” konu başlıklı bildirisinde; Bakır Çağı Katı (M.Ö. 5600 – 3000) iskeletlerinin analizlerinden Maşat Höyük tarihini Doç. Dr. Ekrem AKURGAL ve ekibinin kazılarına istinaden M.Ö. 5. binli yıllara dayandırmıştır.34

            Araştırmacı Bekir ALTINDAL, 16.04.2008 tarihli Turizm Haftası Etkinlikleri’nde sunduğu konferans bildirisinde şu bilgilere yer vererek : “Zile'nin tarihi en az 9 - 10 bin sene vardır. Bu itibarla tarihî bakımdan çok zengindir.”21 tespitini yapan “Hüseyin Cahit ÖZTELLİ’nin Maşat Hüyük’te bulup gönderdiği tabletle ilgili olarak Prof. Dr. Hans Güstav Getterbock, bulunan bu Eti mektubunun Eti Başkenti Boğazköy dışında dünyada bulunan altıncı mektup olduğunu açıklamaktadır. Unutulmamalıdır ki H. Cahit Öztelli Hocamızın bulduğu bir tablet bize Maşat Hüyüğü kazandırmıştır.”35 demiştir.

Zile'de Sevinç ve Coşkuyla Karşılanan Haber!

Özhaber Gazetesi - 11.10.2008, Yıl : 10, Sayı : 1489, 10 Ykr.

            Ne yazık ki Sayın Öztelli’nin Zile’nin tarihini 9 – 10 bin sene öncesine yani Neolitik Çağ ya da Cilâlı Taş Devri’ne uzandırdığına ilişkin söylemini kanıtlayacak bir belge ve buluntu şu an itibariyle elimizde mevcut değildir. J. G. MACQUEEN, ‘Hititler ve Hitit Çağında Anadolu’ adlı eserinde; “Önasya’da, M.Ö. 9000 – 7000’ler arasında, hayvanların evcilleştirilip ürünlerin yetiştirilebileceğinin keşfedilmesi, “Neolitik Devrim” olarak tanımlanır. Bu keşfin öncelikli etkisi, tarım köyleri biçiminde yerleşik yaşama geçiştir. Bir tarım köyü kendiliğinden kasabaya dönüşmez ama oluşumunun sonucu olarak tarım araçları ve diğer âletleri yapmak için gereken çakmaktaşı ve obsidyen gibi malzemelere duyulan istem ve böylece ticaretin önemi artar.”4 demektedir.

            Strabon'un, Semiramis tarafından kurulduğunu iddia ettiği ve Hititler'in Anzilia dediği Zile Höyüğü 7.000 yıldan bu yana birçok uygarlık ve devletin izlerini üst üste taşıyan ve günümüzde de kısmen iskân edilen ender höyüklerden biridir. Hitit ve Frigler’den sonra Pers, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuk, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde de iskan ve imar edilmiştir. Kazı yapılabilme konusundaki güçlüklere rağmen, höyük üzerindeki terkedilmiş binaların mevcut temellerinde neler kaldığı ve ne kadar eserin sağlam çıkabileceği günümüzde de merak konusudur.18

"Tarihi ve Kültürüyle Zile Sempozyumu" Değerlendirme Oturumunda Saygıdeğer Profesörler.

Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE - 11.10.2008 Saray Sineması / Zile

            KAYNAKÇA :

              1 AKURGAL, Ord. Prof. Dr. Ekrem – Anadolu Kültür Tarihi, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları 67, ISBN 975-403-107-X, 6. Basım, Kasım 1998 Ankara, 417 sh.
             
2
http://www.egitim-portali.com/index.php?ind=downloads&op=entry_view&iden=36
             
3 http://www.sosyaldersleri.com/tarih/tarihbasla/tarih6.htm
             
4 MACQUEEN, J. G. – Hititler ve Hitit Çağında Anadolu, Çeviri : Esra DAVUTOĞLU, Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2001, 192 sayfa, ISBN : 975-509-282-X.
             
5
AKTÜRE, Sevgi –Anadolu’da Bronz Çağı Kentleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları – Türkiye Araştırmaları 6, ISBN 975-333-012-X, İstanbul, Temmuz 1994, 201 sh.
             
6
ATASOY, Doç. Dr. Sümer – Hellen ve Roma Döneminde Anadolu Kenti, Promete Kültür Dizisi, Hazırlayan ve Editör : Oğuz ERGUN, İstanbul, 2001, ISBN : 975–6625–02–3, 44 sh.
             
7
FREELY, John – Türkiye Uygarlıklar Rehberi / 5. Cilt Anadolu – Yapı Kredi Yayınları 1751, ISBN : 0975-08-0484-8, İstanbul 2002, 305 sh.
             
8
PAŞAY, Kâmil Yaşar (Arkeolog) – Sebaste’nin Kırk Şehidi – 10 Mart 320, http://unyezile.com/sebaste.htm
             
9
PAŞAY, Kâmil Yaşar (Arkeolog) – Altıağaç – Romalıların Zile Savaşları, Zile Postası Gazetesi, 19. Eylül 1985, http://unyezile.com/altiagac.htm
           
10 LIDDELL, G. Henry – Life of Julius Cæsar, p.p. Dean of Chrift Church, Oxford – New York : Sheldon & Company, 115 Nassau Street, 1860, 247 sh.
           
11
PLUTARKHOS, Mestrius – Paralel Yaşamlar İskender & Cæsar (Bioi Paralelloi), Çeviren : Furkan AKDERİN, ALFA Yayınları 1766, Antik Çağ Dizisi 8, I. Basım, Ocak 2007, ISBN : 975-297-785-5, 269 sh.
           
12
ÖZÇAĞLAR, Prof. Dr. Ali – Zile’nin Kuruluşu, Gelişmesi ve Bugünkü Fonksiyonel Özellikleri, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Coğrafya Bilim ve Uygulama Kolu - Coğrafya Araştırmaları, Yıl : 1996, Sayı : 4, Sh. 145 – 162.
           
13
TEXIER, Charles – Küçük Asya; Coğrafyası, Tarihi ve Arkeolojisi, 3 Cilt, Ankara 2002, Enformasyon ve Dokümantasyon Hizmetleri Vakfı) – Asie Mineure; Description Géographique, Historique et Archéologique des Provinces et des Villes de la Chersonnèse d’Asie, ISBN 975-7473-12-X Takım/Set, 1.504 sh.
           
14
SÖKMEN, Emine – Komana Pontika ve Zela, Yüksek Lisans Tezi, ODTÜ Yerleşim Arkeolojisi Anabilim Dalı /Nisan 2005.
           
15
STRABON – Geographika / Antik Anadolu Coğrafyası XII, XIII, XIV - Arkeoloji ve Sanat Yayınları, Antik Kaynaklar Dizisi : 1, IV. Baskı, İst./2000, 382 sh.
           
16
KILIÇ, Arif (Zile Müftüsü) – Zile Tarihi, ÇAĞILTI Dergisi, Nisan 1961 (Cilt 1, Sayı 1), Nisan 1974 (Sayı 12, Dönem 2).
           
17 MİSTEPE, M. Ufuk – Tarihte Zile Adları / http://unyezile.com/tarihzile.htm ve Kaynak :
http://www.canim.net/turkiye/bolumler.php?op=devami&id=155
           
18 YAVİ, Ersal -  TOKAT (KOMANA) – Niksar (Neocaesarea), Zile (Zela), Artova, Erbaa (Erek), Turhal (Talaura), Reşadiye (İskefsir), Almus (Alumus) / Tokat Otelcilik Turizm A.Ş. Yayını, 1986, Baskı : Güzel Sanatlar Matbaası A.Ş. İst.
           
19
GİRGEÇ, Nurhan Buhan – Zile Panayırı Üzerine Halkbilimsel Bir İnceleme, Gazi Üniversitesi, Türk Halk Bilimi Bölümü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2008, 7 - 8.
           
20
MİSTEPE, M. Ufuk – Âşıklar Diyârı Zile Sitesi http://unyezile.com/zilefoto16.htm
           
21 ÖZTELLİ, Hüseyin Cahit - ZİLE KONFERANSI Türk Dili ve Gelişmesi - Zile'nin Tarihî ve Folklorik Önemi (Kaynak : ÇAĞILTI DERGİSİ - Cilt : 1, Sayı : 5, Ağustos 1961/Zile, sh. 24.) http://unyezile.com/oztelli.htm
           
22
VİKİPEDİ Özgür Ansiklopedi - http://tr.wikipedia.org/wiki/Roma_D%C3%B6nemi'nde_Anadolu_Tiyatrolar
%C4%B1_(mimari)
           
23
XENOPHON – Anabasis, Dünya Edebiyatından Tercümeler, Yunan Klâsikleri : 61, MEB Devlet Kitapları Yayınları, 2. Basılış, Çeviren : Hayrullah ÖRS, 383 sh.
           
24
LLOYD, Seton – Türkiye’nin Tarihi / Bir Gezginin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları : 50, Çeviri : Ender VARİNLİOĞLU, ISBN : 975 – 403 – 084 – 7, 20. Basım, Aralık, 2003, Semih Ofset – Ankara, 285 sh.
           
25
ÖZGÜÇ, Prof. Dr. Tahsin – Maşat Höyük II – Boğazköy’ün Kuzeydoğusunda Bir Hitit Merkezi, TTK Yayınları V. Dizi – Sa. 38a , Ankara 1982, XXVII + 310 sh. 20 cm.
           
26
ÖZGÜÇ, Prof. Dr. Tahsin – Maşat Höyük Kazıları ve Çevresindeki Araştırmalar - Excavations at Maşat Höyük and Investigations in Its Vicinity, Maşat Höyük II – A Hittite Center Northeast of Boğazköy. I Sitadel Kazıları.
           
27
ÖZGÜÇ, Prof. Dr. Tahsin – Maşat Höyük Kazıları ve Çevresindeki Araştırmalar - Excavations at Maşat Höyük and Investigations in Its Vicinity, Maşat Höyük Sarayı ve Arşivi – Mashat Höyük : Palace, Archives).
           
28
UMAR, Prof. Dr. Bilge – Kappadokia Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi – ISBN : 975–6934–01–8. İzmir, Ağustos 1998, 212 sh. Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı.
           
29
ALP, Ord. Prof. Dr. Sedat – Maşat Tabletlerinin Eski Anadolu Coğrafyasına Katkıları, TTK Yayınları - IX. Dizi, Sa. 9, TTK Basımevi, 1986/Ankara, 304 sh.
           
30
ALP, Ord. Prof. Dr. Sedat – Hitit Çağında Anadolu / Çivi yazılı ve Hiyeroglif Yazılı Kaynaklar, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları 140, ISBN 975-403-205-X, 2. Basım, Şubat 2001, İstanbul, 184 sh.
           
31
PİTTARD. Prof. E. – Neolitik Devirde Küçükasya ile Avrupa Arasında Antropolojik Münasebetler, İkinci Türk Tarih Kongresi, 1937, Devlet Basımevi, İstanbul, 23 sh.
           
32
AKURGAL, Ord. Prof. Dr. Ekrem – Hatti ve Hitit Uygarlıkları, ISBN : 975-95024-0-2, Yaşar Topluluğu’nun 50. Yıldönümü Anısına, 1995/İzmir, 110 sh. + 205 şekil + 160 levha.
           
33
ÖZSAİT, Prof. Dr. Mehmet – 1997 ve 1998 Yılı Tokat – Zile ve Çevresi Yüzey Araştırmaları - T.C. Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü 17. Araştırma Sonuçları Toplantısı 2. Cilt, 24 – 28 Mayıs 1999, Sh. 73 – 88.
           
34
ŞENYÜREK, Dr. Muzaffer Süleyman - Maşat Höyük Kazısından Çıkarılan Kafataslarının Tetkiki, Türk Tarih Kurumu - BELLETEN - Cilt : X, Nisan 1946, Sayı : 38.
           
35
ALTINDAL, Bekir – Tarih ve Kültür Yönüyle Zile’nin Turizm Potansiyeli ve Öneriler, 15/20 Nisan 2008 Turizm Haftası Etkinlikleri, Zile Dinçerler Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksek Okulu 16 Nisan 2008 tarihli Konferans Bildirisi, Zile.
           
36
ÖZGÜÇ, Prof. Dr. Tahsin – Maşat Höyük Kazıları ve Çevresindeki Araştırmalar - Excavations at Maşat Höyük and Investigations in Its Vicinity, Ankara 1978, s. 1 – 13 ve T. Özgüç, Excavations at the Hitite Site, Mashat Höyük :  Palace, Archives, Mycenaean pottery (AJA 84,1980, s. 305 v.d. Bundan sonra : Maşat Höyük I ve AJA 84).
           
37
ÖZSAİT, Prof. Dr. Mehmet – Anadolu’da Hellenistik Dönem / Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, Görsel Yayınlar A.Ş., 1982, 2. Cilt, sh. 214 – 324.
           
38
ÖZSAİT, Prof. Dr. Mehmet – Anadolu’da Roma Egemenliği / Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, Görsel Yayınlar A.Ş., 1982, 2. Cilt, sh. 325 – 361.

Plâket Verilmesi Ardından Tüm Katılımcılar Toplu Halde Hâtıra Fotoğrafı Çektirdiler.

http://picasaweb.google.com/zilesitesi/Zile_sempozyumu#

TARİHÎ DEVİRLER
(Kronolojik Tashih : Prof. Dr. Mehmet ÖZSAİT – 10.10.2008 Zile)

 İlhan TRAK, Prof. Dr. Mehmet ÖZSAİT, Nesrin ÖZSAİT, M. Ufuk MİSTEPE

M. Ufuk MİSTEPE Fotoğraf Arşivi - 10.10.2008 Zile

1.      TARİH ÖNCESİ (PREHİSTORİK = KARANLIK) ÇAĞLAR

a.      TAŞ DEVRİ

                                            i.      ESKİ TAŞ ÇAĞI – (M.Ö. 1000000 – 12000 / 10000) (PALEOLİTİK ÇAĞ / Kaba Taş Devri)

                                           ii.      ORTA TAŞ ÇAĞI – (M.Ö. 12000/10000 – 9000/8500) (MEZOLİTİK ÇAĞ / Orta Taş Devri) = Yontma Taş D.

                                          iii.      YENİ TAŞ ÇAĞI – (M.Ö. 9000 / 8500 – 5400) (NEOLİTİK ÇAĞ / Cilâlı Taş Devri)

b.      MADEN DEVRİ

                                                 i.      BAKIR DEVRİ

1.       KALKOLİTİK (TAŞ – BAKIR DEVRİ) ÇAĞ – (M.Ö. 5400 – 3300)

          a.      ERKEN KALKOLİTİK ÇAĞ – (M.Ö. 5400 - 5000 / 4750)

          b.      ORTA KALKOLİTİK ÇAĞ - (M.Ö. 4750 - 4000)

          c.      GEÇ KALKOLİTİK ÇAĞ – (M.Ö. 4000 - 3300)

                                               ii.      TUNÇ (BRONZ) DEVRİ – (M.Ö. 3300 – 1190)

1.      ERKEN TUNÇ (BRONZ) ÇAĞI – (M.Ö. 3300 – 1900 / 1800)

2.      ORTA TUNÇ (BRONZ) ÇAĞI – (M.Ö. 1900 / 1800 – 1500 / 1450)

3.      GEÇ TUNÇ (BRONZ) ÇAĞI – (M.Ö. 1500 / 1450 – 1190)

                                              iii.      DEMİR DEVRİ – (M.Ö. 1190 – 330)

2.      TARİH ÇAĞLARI

a.      İLK ÇAĞ       – (M.Ö. 3.200 – M.S. 375)

b.      ORTA ÇAĞ  – (M.S. 375 – M.S. 1453)

c.      YENİ ÇAĞ   – (M.S. 1453 – M.S. 1789)

d.      YAKIN ÇAĞ – (M.S. 1789 - )

a. Anadolu’nun Hititler Devri Evreleri

                a.  Erken Hitit Çağı                               : M.Ö. 2000 – 1750

                b.  (Asur Ticaret Kolonileri Devri)      : M.Ö. 1950 – 1750

                c.  Eski Hitit Çağı                                  : M.Ö. 1675 / 1650 – 1500 / 1450

                ç.  Hitit İmparatorluk Çağı                  : M.Ö. 1500 / 1450 – 1190

b. Anadolu’da Demir Devri Ulusları

                a.  Geç Hitit Beylikleri                          : M.Ö. 1190 – 700

                b.  Urartulular                                        : M.Ö. 850 – 585

                c.  Frigyalılar                                         : M.Ö. 1190 – 676

                ç.  Lidyalılar                                           : M.Ö. 700 – 547 / 546

c. Anadolu’nun Klâsik Dönem Evreleri

                a.  Helenistik Dönem                             : M.Ö. 330 – 30

                b.  Roma (Anadolu’da)                         : M.Ö. 129 – M.S. 395 Provincia Asia = Asya Eyaleti'nin kuruluş
                                                                                    tarihi M.Ö. 129 yılıdır. Yani Roma'nın Anadolu'da sahip olduğu
                                                                                    ilk topraklar Batı Anadolu'daki Küçük Asya'da kurdukları
                                                                                    bu eyaletle Anadolu'da Roma egemenliği başlar.

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR