ANA SAYFA            
(Bu sayfa en son 23 Mart 2008 tarihinde güncellenmiştir.)

 

 

YILLAR ÖNCESİNDEN
HATIRLADIKLARIM

Anılar : Bekir AKSOY
(Araştırmacı, Müzisyen, Elektronik ve Müzik Öğretmeni)

Askerlik Şubesi, Elektrik Santralı ve Saat Kulesi'nin Yer Aldığı Zile Kalesi'nin Eski Görünümü

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi

YILLAR ÖNCESİNDEN
HATIRLADIKLARIM

İane-i (iyilik) hamiyetten ahali ile müceddeden inşa edilmekte olan Nasuh Paşa Câmîi
Şerifi Ameliyatından. Müftü Hamdi Efendi (Sağdan 4.) - Tekkeşin Etem (Sağdan 2. Çocuk)

Zile Belediyesi Fotoğraf Arşivi -  Zile 1909

            Zile’de bir kış gecesi kaledeki buharlı elektrik santralının mahalleyi sarsan gürültüsünün kesildiği, dinlenmeye çekildiği bir gece yarısından sonra gaz lâmbası ışığında dünyaya gelmişim. Yıl 1948, Ocak ayının başı.

Santral Buhar Kazanı Ön Cephesi - 29.03.1952
Kaleye Su İsale (Akıtmak) İçin ve Amerika'dan Celbedilen Su Makinası Zile – 1909
 
Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi - http://www.zile.gen.tr - The AER Motor Chicago

            1930’larda kurulan buharlı elektrik santralı akşam hava kararınca çalışıp şehrin aydınlatma görevini üstlenir, gece yarısı da dinlenmeye çekilirdi.

29.03.1952 H. Mehmet Töre - Haşim Göksun
Zile Belediyesi'nin Satış Yaptığı Eski Elektrik Santralı'ndan Bir Hâtıra.

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi

            Saat 24’te santralın çalışmasına son verilirdi. Kalede bulunan buharlı santral 1952 yılının başında mazotlu santrala çevrilip birkaç sene daha kalede mazotlu santral olarak hizmet verdikten sonra aşağı, şimdiki Belediye Aşevi’nin olduğu yere taşınmış ve Zile enterkollektif sisteme geçince çalışmasına son verilmiştir.

Elektrik Santralı Buhar Kazanı Volanları - 29.03.1952 Zile

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi

            Buharlı santralın volanı, buhar kazanı vs. Zile'nin demircilerine Mart 1952’de hurda olarak satılmıştır.

            Zile'ye devamlı elektrik verilmesi işlemi ise şimdiki Belediye Aşevi’nin bulunduğu yere yeni dizel santral yapıldıktan sonra gerçekleşmiştir.

Askerlik Şubesi, Elektrik Santralı, Okul ve Saat Kulesi'nin Yer Aldığı Zile Kalesi'nin Eski Görünümü

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi - 1950 Zile

            Evimiz Haznedar Sokağı’nın yukarı taraflarında idi. Esnaflar arasında sadece bizim evimiz vardı. Haznedar Sokağı’nda Zile yangınından önce sadece birkaç tane nalbant dükkânı varmış. Evimizin bulunduğu yerde de büyük bir nalbant dükkânı, bir yaşlı dut ağacı ve su kuyusu olan bir avlu varmış. Deve kervanları ve köylerden gelenler konaklarmış.

08.12.1976 - Etem AKSOY Torunları ile Birlikte.

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi

            Rus Harbi’nde doğudan gelenlere belli bir süre ev sahipliği yapmış. Zile yangınından sonra babam aynı arsanın arka tarafına evimizi ve ön tarafına da birkaç tane dükkân yaptırmış. Bir tanesinde önceleri mutaflık daha sonra da aynı dükkânda leblebicilik mesleğini yapmaya başlamış.

Tümtümoğlu Çenesi (Tümtümoğun Köşe)

Fotoğraf : Bekir AKSOY

            Haznedar Sokağı’nda daha sonra dükkânlar çoğalmaya başlamış. Yangından önce evlerin çok olduğu sokakta, yangın sonrası dükkânlar artmaya başlamış. Bizim karşı köşemizi daha sonra Tümtümoğlu alarak işyeri yapmış. Çarşıda işyeri çoğalması neticesinde Haznedar Sokağı çarşıya dönüşmüş. Daha önce Zile'nin merkezî çarşıları, Bedesten civarında, Uzun Çarşı’da ve Musalla civarında imiş. Bedesten de yangında yanmış, ondan sadece geriye şimdiki câmi olarak kullanılan bölüm kalmış. Bu arada Zile'de mazisi fazla eskiye gitmeyen bir âdetten de söz edeceğim. Orta kısımlarında bir iki nalbant dükkânının dışında işyeri olmayan sadece evlerin bulunduğu Haznedar Sokağı’nda yangından sonra işyeri artınca cenazelerin salından tutan çok olsun diye bu sokağın üst tarafından girilerek cenazeler çarşıdan geçirilmeye başlanmış.

03.12.1952'de Cenaze Taşınırken ve Musalla'da Kılınan Cenaze Namazı'nda Cemaatle (Sağ Başta Kollu Hoca).

http://public.fotki.com/zelanakkas/old-zile/page6.html

            En üst köşe yangından sonra yapılan Tümtümoğlunun dükkânı olduğu için Zileliler, “sen de bir gün öleceksin” sözünü, “sen de bir gün Tümtüm oğlunun köşeyi dönersin” diye telâffuz etmeye başlamış. Bu sokakta yaşadığı düşünülen bir Allah dostu kişi giden cenazelere “yuh olsun” gibi bir söz sarf edermiş. Her ne sebeple veya yanlışlıkla Zile ile ilgili bazı eserlere sonradan giren bu menkıbe İstanbul’da yaşanmış olup, çok eski kaynaklar da bunu doğrulamaktadır. Bu Allah dostu İstanbul Üsküdar Kabristanı’nda medfundur.

Tümtümoğ'un Köşeden Ulu Câmi'nin Görünüşü ve Tümtümoğlu Köşesi'nde Zile Esnafı

Fotoğraflar : Bekir AKSOY

            Çünkü bu çarşı yangından sonra kurulduğu için esnaflarının çoğu bilinmektedir. 1901 doğumlu olan babam bize böyle bir menkıbe anlatmadığı gibi benim çocukluğumda babamdan daha yaşlı kimselerden de duymadım. Ayrıca Zile evliyâları ile ilgili birçok eserde de böyle bir kişinin ismi zikredilmemektedir. Tarihin yanılmaması ve gerçeklerin doğru bilinmesi için yazdığım bu kısa not belki bazılarının tuhafına gidebilir, ama iki tane gerçek yoktur, olamaz da.

03.12.1952'de Cenaze Taşınırken

http://public.fotki.com/zelanakkas/old-zile/page6.html

            Babam evimizin altında bulunan leblebici dükkânında kundağımı açmış ki oğlum esnaf olsun diye. Çok sevinmişler, kurban kesmiş, bütün akrabaları davet etmiş bir oğlum oldu diye. Babam Zile'de uzun yıllar mutaflık yapıp, kıl eğirmiş, heybeler, kilimler, çecimler dokumuş.

            O yıllarda mutaflık değerli bir meslek, leblebinin kabuğunun çıkması için çecim (kıl kilim) gerekli. Isıtılıp ağaç teknelerde hafif ıslatılan nohutların kabuğu ancak çecimler üzerinde ovularak çıkartılırdı.

            O yıllarda esnaflık en güzel meslekti, babam anlatırdı bazen. Oğlum kıtlık oldu da 1940’ların başında dışarıdaki bütün Zileliler Zile'ye geldi, toprağı olanlar bir şeyler ekti veya olan kişiler yakınlarıyla birlikte bu kıtlığı atlattı derdi. Memurlar maaş alamadı, aç kaldılar diye benim memur olmamı istemezdi. Eniştesi (Rüştü Bey, Müftü Hamdi Efendi’nin oğlu) kıtlık yıllarında Zile'nin Kervansaray Köyü’nde öğretmenlik yapıyormuş, o yıllarda kaç tane köyde okul var ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarında?

Zile Kervansaray Köyü Otantik Giysileriyle Turizm Haftası'nda Turistlere Görsel Ziyâfet Veriyor.

Soldaki Fotoğraf : Hacı Hasan GENÇLER - Sağdaki Fotoğraf : Necmettin ERYILMAZ

            Zile’nin birkaç köyüne ancak okul yapılabilmiş, şanslı köyler. Eniştesi de maaş alamamış, yakınları geçimini sağlamışlar. Erzurum’un bir köyünde öğretmenliğe başlayan eniştesi, büyüklerin deyimiyle Rus Harbi’nde babamın ablasıyla birlikte yanlarına birkaç değerli eşya ve koynuna Kur’ân-ı Kerîm’i sokup, yayan yola koyulmuşlar, aylar süren bir yolculuktan sonra Zile'ye gelmişler. Daha sonra Kervansaray Köyü’ne atanarak öğretmenliğine devam etmiş.

            Yine o yıllarda Kars, Erzurum, Erzincan ve o civardaki yerlerden Zile'ye göç oluşmuş, Zileliler bu insanlara günlerce ev sahipliği yapmışlar. Halâ Zile’de o şehirlerin ismiyle lâkaplı sülâleler oturmaktadırlar. Ayrıca o bölgelerden gelen köyler mevcuttur.

            Babam geçimini ben ilkokul yıllarındayken leblebicilikle devam ettirirken, köy bakkalına çeviriverdi, fıtık ameliyatı olduğundan ağır kaldıramadı ve leblebicilik mesleğini bırakmak zorunda kaldı. Leblebicilik ağır işler gerektirirdi, nohut çuvallarını taşımak, odunları devamlı kırmak, nohut elemek, bütün gücünle nohutu çecim üstünde ovarak kabuğunu çıkarmak zor işlerdi.

            Babam bu işi bıraktıktan sonra yanında çalışan kimseler Zile leblebisinin namını yıllarca devam ettirdiler, taa ki Çorum’un ve Tavşanlı'nın fabrikasyon leblebileri ve İspanyol Nohut denilen nohut çıkana kadar.

            Zile’nin kuzey bölgelerindeki nohuta elverişli Bacul, Kervansaray, Kelit, Akyazı, Eliktekke, Yünlü, Karakaya gibi yüksek yerlerdeki yayla köylerinde yetişen, hiçbir ziraî müdahale yapılmamış, sadece hayvan gübresiyle beslenen, poyrazın nemiyle sulanan, o güzelim lezzetli nohutlar Zileli leblebici esnafımızın ellerinde bir bir işlenerek yıllarca adından övgü ile bahsedilmesine neden olan MEŞHUR ZİLE LEBLEBİSİ meydana gelirdi.

            Şimdiki gibi nohutları büyüklüklerine göre ayıran eleme makinaları yoktu, her şey elle yapılırdı, parmağınla sıkınca kolayca ezilip toz haline gelirdi. O yıllarda ihtiyarların ağızlarında pek dişleri olmazdı. Herkes diş yaptıramazdı. İhtiyarlar da leblebiyi havanda dövüp yerler “aaah bir genç olacaktım ki” veya "neler yedi bu diş, ne altın oldu ne gümüş" derler, yıllara sanki küserlerdi.

            Yapılan leblebiler sadece Zile içinde tüketilmez sandıklara yerleştirilen leblebiler evimizin hayat denilen alttaki betonlu alanında tahta sandıklarda üst üste dizilir ve diğer leblebicilerden gelen leblebilerle birlikte birkaç at arabası gelir, İstasyon’a götürürlerdi. Oradan Samsun'a ve Sivas'a sevk olunur o iller vasıtasıyla komşu illere kadar ulaştırılan Zile leblebisinin namı Zile'nin sınırlarını aşardı.

            O yıllarda Zile'de her köyün bir bakkalı olurdu.

            Ulaşım merkepler ve kağnılarla sağlanırdı, zenginler ve ağaların binekleri ise atlar idi. Gümüş kaşlı eğerler, halı heybeler, gümüş saplı kamçı ve daha çok ata binerken giydikleri külot pantalon, ata binenlerin aksesuarları idi. Zile'ye gelmek için erkenden sabah namazından önce yola çıkarlar, güneş doğduktan sonra köyün uzaklığına göre Zile'ye gelirler ve ihtiyaçlarını giderirlerdi.

            Çok uzak köyler ise Zile'nin pazarı olan Salı veya Cuma gününden bir gün önce gelirler, sel ağzında bulunan hanlarda kalırlardı. Bu hanların bir tarafında hayvanları ve bir yanda da sekü denilen biraz yüksekçe bölümlerde insanlar gecelerdi.

Amasya Şakkı Tarikından - Hazinadar Oğlu Sokağı
Tenha Misafir Mahallesi'nden Bir Sokak
(Zile – 1909)

http://www.zile.gen.tr - Zile Belediyesi Fotoğraf Arşivi

            Günlük ihtiyaç için gelenlerin hayvanlarını bağladığı yerler Boğazkesen’de bulunan nalbant dükkânları idi. Yani şimdiki otoparkın yaptığı işleri görürdü nalbant dükkânları. Bu dükkânların ön bölümünde nalbantlık mesleği yapılır, arka tarafları da ahır olarak kullanılırdı. Nalbantlar hayvanların ücret karşılığı samanını da sağlayarak, geçimlerini temin ederlerdi. Ayrıca nal bakımı gelen hayvanların nallarını çakarlardı. Salı günleri Zile'ye gelen köylüler önce Haznedar Sokağı’na girerek yağ, yumurta, çökelik, peynir gibi ürünlerini satılması için kendi bakkallarına bırakıp, mevsime göre getirdikleri hububatlarını şimdiki Bağkur İşhanı’nın bulunduğu yerdeki Buğday Pazarı’nda satarlardı.

            Bahar aylarında bol miktarda madımak ve yabanî mantar gelirdi. Ürünlerini satan köylüler, ihtiyacına göre, bir iki litre gazyağı, beş on kilo tuz (tuzları ayrıca hayvanlarına verirlerdi), yarım paket çay alırlardı. Bir kişinin tek paketi alacak parası olmazdı çoğu zaman, babam bir paketi iki kişiye paylaştırırdı. Ayrıca o yıllarda (1950’li yıllar) çay ve şeker yeterli miktarlarda gelmediği için belediye ve muhtarlar vasıtasıyla çay ve şeker pusulasıyla dağıtılırdı.

Zile Zabıta Âmirliği Çay ve Şeker Fişi

Arş. Udî Bekir AKSOY Koleksiyonu

            Bu arada aklıma gelen bir konuyu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ben çocukken Zile'ye bizim evin arkasında bulunan hızarhanenin arsasına deve kervanı gelirdi. Bu kervanın yükü genellikle tuz olurdu. Bu kervanda sekiz on kadar deve bulunurdu. Deveci Dağları arkasındaki Tuzla denilen yerden gelen bu tuzun rengi hafif kırmızımtrak olurdu. Bu tuza ALİBABA Tuzu denirdi, biraz irice olurdu. Şimdiki gibi tuz çekme makinaları olmadığı için yemeklere o şekilde konurdu.

Bağdatlı H.- Ömer Ağa - Osman Özbilgin

Eski Zile'de Esnaf Vitrinleri ve Çarşının Görünümü

            Biraz ince tuz lâzım olunca havanda döğülürdü. Bu deve kervanı, yolu üstündeki köy ve kasabalara yükünü satarak bitene kadar yollarına devam ederlerdi.

            Yine köy müşterilerinin ihtiyacı olan yarım kilo kesme Turhal şekeri ve çocuklara on onbeş kuruşluk kınalı ve halkalı şeker de olmadan olmazdı. Kınalı şeker, köye gidince çocukları sevindirmek içindi. Kırılan lâmba camlarının yerine yenisi alınır ve eşeğin semerinin arka kaşına bir iple bağlanarak köye götürülürdü. Camın hep Avrupa’sını isterlerdi. Oysa ki hepsi de Paşabahçe’den gelirdi.

Antikacı Murat'ın Dükkânı'nda Camları Kırık Gaz Lâmbaları ve Fenerler

Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE - 07.10.2007 Zile

            Her köylünün birkaç gazyağı şişesi olurdu. Dükkânın arka tarafında bulunan gaz tenekesinden çoğunlukla benim 100 gr’lık ölçüyle doldurduğum şişeleri babama söylerdim, ona göre parası hesaplanırdı. Şişelerdeki bu gazyağılar eşeğin semerinin kaşına takılarak köye götürülürdü.

            O yıllarda ayakkabı çok pahalı idi. Zaten köy yollarına da dayanmazdı. Ayakkabı yerine çoğu köylü çarık giyerdi. Dükkânımızda ayrıca çarık için beziryağı bulunurdu. İlk alınan çarığın içine beziryağı iyice yedirilir, hem su almaması sağlanır hem de uzun süreli dayanırdı.

            Yazın ısınan çarık ayağı sıkardı. Kışın çarığın üzerine dolak denilen, köylerde yünden dokunan atkıya benzeyen bir bölüm sarılırdı.. ayağı kardan korurdu. Daha sonraları çarıkların yerini karavagon denilen kara lâstikler almaya başladı ve böylece yavaş yavaş Zile'mizin el sanatlarından çarıkçılık mesleği de diğer elsanatı mesleklerimiz gibi tarihteki yerini almaya başladı.

Uzun Çarşı ve Fes Giyen Zileliler
Ortada 4 şeritli Arnavut Kaldırımı
Elektriksiz Devirde Sokak Lâmbası


http://www.zile.gen.tr (Zile - 1909)
Tevsian Küşat ve Ekmekçiler Arastası Namı ile Yâd
Olunan Cadde-i Umumi Manzarasından

            Babama aşiret köyleri Dede, diğerleri Tekkeşin Emmi veya Tekkeşin derlerdi. Tekkeşin ismi bizim sülâlenin lâkabıdır. Zile’de çeşitli sülâlelerin lâkapları vardır, o soy onunla tanınır. Birçok köy bizim dükkânın müşterisi idi. Babam o köylerin  hem danışmanı hem dedesi hem de büyüğü idi. İşsiz olanlara yol parası verir, İstanbul'a çalışmaya gönderir, kazandıkları paradan babama aldıkları yol parasını dönünce geri öderlerdi. Şimdiki gibi senet vs. yoktu, söz senetti. Ayrıca bizim dükkâna gelen köy müşterilerinin bütün mektupları bizim dükkâna gelirdi.

            Adres kısa, “Bakkal Tekkeşin eliyle Cuma Dinler vs. Zile” veya “Bakkal Etem Aksoy eliyle Zile” gibi. Okuması ve geri cevabını yazması yine biz çocuklara düşerdi. Bu mektuplar genellikle İstanbul'da çalışanların veya askerlerin mektubu olurdu. Her defasında baştan sona kadar hal hatır sormak faslından sonra ve herkese ayrı ayrı selâm göndermekle devam eden, kısa sürede cevabı istenen bu mektupları okumak ve aynı üslûpla cevaplarını yazmak genellikle biz çocukların canını çok sıkardı. Yine de babamın korkusu yüzünden mektuplarını okur ve cevaplarını yazardık. Bazen mektubun içinden bir çiçek kurusu, bazen yarısı içilmiş sigara, bazen de birazcık saç çıkardı.

Boğazkesen'de Semerci Önünde Oturan Esnaflar

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi

            Biz bunlara çaktırmadan gülmeye çalışırdık ama babam kaşlarını çatarak bizi uyarırdı. Herkesin gelenek ve göreneklerine çok saygılı davranırdı, hiçbir müşterisine yanlış bildiklerinden dolayı kızmaz, kendi insanî üslûplarını kullanarak doğrusunu öğretmeye çalışırdı.

            Dinî inanç ve düşünceleri hususunda çok dikkatli davranır her zaman onlara örnek davranışlarda bulunurdu. Bizim dükkâna sünnî ve alevî köylerinden gelen müşteriler dükkânın arka tarafında beraberce yemeklerini yerler, sohbet ederler ve sarmalarını içerlerdi. O yıllarda Zile'de bir iki lokanta ve köfteci vardı. Zenginlerin uğradığı lokantaların dışındaki köftecilere de az sayıda insan giderdi. Ev dışında yemek yiyenlere "evde huzuru yok da...." gibi sözler kullanılırdı. Köyden gelen müşterilerin zaten buralarda karınlarını doyurmak için paraları olmazdı. Getirdikleri bazlama, işkefe gibi ekmeklerin arasına 25 krş’luk tahin helvası veya zeytin alarak dükkânımızın arka tarafında babamın onlar için düzenlediği,birkaç sandalye ve basit tahta masadan oluşan yerde karınlarını doyururlar, üstüne de bizim ev kuyusundan, dükkânın ibriği ile getirdiğim suyu içerler, “Yarabbim çok şükür” derler, üstüne de bir cigara veya sarma yakarlardı.

            Bazan da Tütün Kolcusu Muştak Emmi aniden dükkâna girer ve kaçak tütünleri yakalardı.Cezası tabakanın gitmesi idi. Zaten zorla aldıkları bu tütüne ve tabakalarının gittiğine çok üzülürlerdi. Yemek yeri olan bu bölüm ayrıca köye aldıklarını götürmek için eşeğin üzerine konulan heybelerinde asıldığı askılıklar bulunan yerdi. Bazı heybeler kıldan bazıları da kendirden dokunurdu. Yine bu heybelerin dokuma işlerini mutaflar yaparlardı. Kıl heybeler dayanıklı olduğu için biraz pahalı olurdu.

05.06.1976 Etem AKSOY - Zile'deki eski evimiz 1982 yılı Haznedar Sokağı - Etem AKSOY 1956

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi

            Bizim evin su kuyusu Zile esnafına yeterdi. Sıcak yaz aylarında suyu soğuk olduğundan aşağı arastalardan gelen esnaf çıraklarının dükkânlarına su taşımaları sebebiyle evimizin kapısı akşama kadar kapanmazdı. Ayrıca kapımızın önüne koyduğumuz bir helki suyun üstüne bir tahta kapak örter üstüne de bir tas koyardık. Sokaktan geçenler soğuk su içerler, “geçmişlerinizin canına değsin” diye dua ederlerdi. Bu dua bizim hoşumuza gittiğinden helkinin suyunu ısınmadan sık sık tazelerdik. Artan suyla da devamlı sokağı sulardık. Sokağımız, taşla örülü Arnavut Kaldırımı'ydı. Geçen at arabalarının demir çember kaplı tekerlekleri ve atların nalları çok ses çıkarırdı. O yıllarda motorlu taşıt pek yoktu, biz oyunlarımızı sokaklarda oynardık.

            Pazar günleri esnaf dükkânları kapalı olduğundan bütün sokak bizimdi. Ortada bir ebe olur, iki kaldırımdan ötekine yakalanmadan geçmeye çalışırdık. Yakalanan ortada ebe olurdu. Giz giz, saklambaç, birdir bir gibi oyunlar oynardık. Şimdiki itfaiyenin bulunduğu yerin üst tarafında Türk Hava Kurumu'nun önünde bulunan balkon gibi alanda köşe kapmaca oynardık. Bir tuhaf oyunumuz daha vardı, bir kişi duvara döner "önden trafa vat vit vot "der hemen arkasına bakardı çünki biz o sözleri söylerken o arkasına dönmeden yaklaşırdık dönünce bizim yürüdüğümüzü görmemesi gerekirdi. Görülen duvara geçerdi.

Cevat GÜRSOY, Melahat BAŞARAN, Etem AKSOY ve Ümit.

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi

            O yıllarda alışveriş ve esnafların ticarî sistemleri çok farklı idi. Çoğu buna uymasa da babam köy mallarını ondalama usulüne göre satardı. Herkesin getirdiği çökelik, peynir, yağ, mantar vs. gibi gıdaları ayrı ayrı onların namı hesabına satar, içinden sadece onda birini alırdı. Buna “ondalama” denirdi. Oğlum, dinimizin gereği bu derdi. Birçokları gibi onlardan ucuz alıp, hepsini karıştırıp satmazdı. Onun için müşterisi de boldu. Gelen müşterilere hangi köyün çökeliği, yağı, peyniri olduğunu söyler, herkes tercih ettiği köyün malını alırdı. Yumurta fiyatları köylerden az veya çok gelmesine göre ve mevsime göre değişirdi. Saman içine döşenmiş sepetle gelen yumurtaları genellikle ben sayarak telden yapılmış yumurta sepetimize kırmadan, özenle döşerdim. Kaç tane olduğunu babama söyler, babam da yumurta getiren köylüden “evet  o kadar getirdim” sözünü duyduktan sonra parasını hemen öderdi. Kabuklarının bazılarına biraz kan bulaşmış ve bazılarının üzerlerine de tavuk pisliği bulaşmış bu yumurtaların bir kısmını evimizde yemek çok hoşumuza giderdi, çok lezzetli olurlardı. Birçoğu da dükkânda satılırdı.


http://ilan.elookat.com/ilan-SIGARA-KOLEKSIYONU-uasuAAN-46147.htm

            Köy ürünlerinden başka dükkânımızda çeşitli sabunlar, soda, çeşitli baharatlar, kumaş boyaları, el kremleri, lâmba ve camları, arkası resimli yuvarlak cep aynaları, jilet, traş sabunu, mektup kâğıdı ve zarf, kurşun kalem, Üçüncü, İkinci, Birinci, Kulüp, Bahar, Gelincik, Yenice, Sipahi, Köylü gibi çeşitli sigaralar, gazyağı, zeytinyağı, Vita yağı, sana yağı, turyağ, tütün içmek için kelmemet kâğıdı, tekel tütünü, kına, beziryağı, Mumcu Riza Emmi’nin evde yapıp, esnaflara satmak için getirdiği el yapımı mumlar, iğne, makara ipliği, çay bardağı, içleri resimli teneke çay tabakları, zeytin, tahin helvası, kuru üzüm, incir, fındık gibi çeşitler aklıma gelenlerden sadece bazıları.

            Mevsime göre köylerden gelen köy ürünleri ile meyve ve sebzelerde de değişiklik olurdu.

            O yıllarda elektrik sadece aydınlatmada kullanılırdı, dükkânların ısınma işi kömür mangallarıyla yapılırdı. Bakkal dükkânları leblebicilerden aldıkları ateşi mangala koyarak dükkânlarını ısıtırlardı. Bu mangallar çoğunlukla gaz tenekesinden kesilerek yapılırdı. Şimdiki gibi ne elektrik ne de tüpgaz sobaları vardı.

            Odun işine gelince, kışın köylerden gelen at ve eşeklere yüklenen odunlar ormancılara yakalanmadan satılmaya çalışılırdı. Yakalandın mı evinin işini gören eşek ve at elinden giderdi. Bu bir köylü için en büyük ceza idi. Geçimlerinin çoğunu onunla sağlarlardı. Ürünlerini getirirler ve köye ihtiyaçlarını hayvanlarıyla götürürlerdi. At yükü odunlar fazla olduğu için biraz pahalı olurdu. Köylerden ayrıca kendir çuvallar içinde odun kömürü getirirlerdi. Kömür denince akla sadece meşe kömürü gelirdi. Taşkömürünü pek bilen olmazdı. Meşe kömürüyle evlerdeki ocaklarda yemek pişer ve dükkânlarda yakılan mangallarda hem ısınılır hem de üzerinde çay demlenirdi. Bizim de evde ve dükkânda elektriğimiz vardı. Kış akşamlarında dükkân geç kapatıldığı için elektrikle aydınlatılırdı. İlk önceleri sadece akşamları verilen elektrik, santral aşağı inince gündüzleri de verilmeye başlandı. Böylece sabah erkenden çalışması gereken leblebici, fırıncı ve kahvehane esnafı çalışmalarını elektrik ışığında yapmaya başladı.

30.04.1957 - Devlet Hastanesi Arkasındaki Elektrik Santralı
Şef Mustafa Ayter, Hüseyin, İnegöllü İhsan, Eyüp, Tevfik, Cemil Ustalar

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi

            Bu esnaflar erkenden dükkânlarını açar, kahveciler esnafa sabah çayı hazırlar, fırıncılar erkenden mis kokulu pidelerini, somun ve francalılarını çıkarmaya başlar ve leblebiciler de nohutlarını ısıtır ve tavlarlardı.Onların erkenden çalışırken söyledikleri türküler sanki bize ninni gibi gelirdi. Daha sonra bu işi radyolar üstlenmeye başladı. O yıllara göre çok pahalı olan ve herkesin alamadığı lâmbalı radyolar yavaş yavaş dükkân ve evlerde mümkün olduğunca çocukların yetişemeyeceği yerlerde yerini almaya başladı. Radyoları sadece büyükler yurttan sesler zamanı ve acans vakti geldiğinde açarlardı. Arastada radyo yarıştırma hevesi de vardı, “yurttan sesler”de sesi sonuna kadar açar ve diğer radyoların sesini bastırmaya çalışırlardı. Bazan da kendi aralarında benim radyom Pilipis veya Ağa diye tartışırlar bir sonuca ulaşamadan biraz buruk bir duyguyla herkes işine dönerdi. Kahvehanelerde pikap çıktıktan sonra plâklar vasıtasıyla müzik yayını canlarının istediği zamana kadar devam ederdi. Kimse de akşama kadar bunu neden çalıyorsun diye sormazdı. Yeni çıkan plâğı ilk kim alırsa onu günlerce çalardı, taaa ki millet usanıncaya kadar. Ayrıca kahve kapılarının üstünde de bir hoparlör bulunurdu. Tahta kutunun içine konmuş ve kirli bir kumaşla önü kapalı bu hoparlörlerden sesleri anlamak da ayrıca bir dikkat gerektirirdi.

Berber Sadık Kaplan Bizim Kiracımız (Sağdaki Evimizin Kapısı)
Zile 1975 - Etem AKSOY İki Torunu ile Birlikte (Sağdaki Fotoğraf)
 
Soldaki Fotoğraf : Nihat ÖZOĞLU - Sağdaki Foto : Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi

            Acans zamanı kahvehanenin önüne konulan küçük masa ve sandalyelerde oturan işsiz güçsüzler pür dikkat dinlerler ve bitince de dinledikleri haberlere göre yorumlar yaparlar ve tartışırlardı. Bazen de küskün ayrılan bu insanlar ertesi günü yine beraberce oturup çay içerlerdi. Sokağımızda birkaç tane kahvehane vardı. Yukardan aşağı doğru Altındemlik Çayevi, Kömürcüoğlu'nun Kahvehanesi, Çardak Kahve. Buralar uzun yıllar faaliyetini devam ettiren yerlerdi. Bunların dışında açılıp, kısa süreli çalışan kahvehaneler de vardı. Bizim dükkânın iki dükkân üstünde Döğücü Aziz Emmi'nin dükkânı vardı. Bu ismin verilmesinin nedeni yaklaşık bir metre boyunda taş dibeklerde sarı madenden yapılmış uzun bir havan eliyle kahvehanelere dibek kahvesi döğmesiydi. Dükkânın önünde kahve dolabı denilen ateş yanan bir mangalın üstünde yatay olarak dönen, içine kahve konan, kapalı bir sobaya benzeyen bu âlet içinde çevreyi mis kokusuyla etkileyen kızarmış kahveyi soğumadan taş dibeğin içine döker ve var gücüyle döğerdi. İnce bir elekten elenen bu nefis kahve Zile kahvelerinde tiryakileri için köpüklü bir şekilde pişmeyi beklerdi. Aziz Emmi'nin bir görevi daha vardı, Ramazan’da Ramazan Topları’nı atmaktı. Oruç tuttuğumuz günler Aziz Emmi'ye yalvarırdık. “Aziz Emmi ne olursun bugün topu erken at, ne olursun?” O da “Siz orucu çok tutun, bana söyleyin, erken atarım!” derdi. Çilingir Sabri Emmi Aziz Emmi'yle aynı dükkânı paylaşırdı. Sabri Emmi kilit, silâh, gramofon, lüks lâmbası ve akla gelen her türlü tamirleri yapardı. Gramofon tamir ederken, taş plâklarla deneme yaptığı için adını Dındın Emmi koymuştuk.

Hazinedar Sokağı - elinde tabanca olan Çilingir Sabri Usta, Zile Esnafı ve Etem Aksoy

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi - 1950 Zile

            Onun üstündeki dükkânda iplikçi Hafız Emmi vardı, culfalıklara kıvrak dokuma malzemesi için iplik satardı. O ölünce dükkânı kundura tamircisi Kara Hafız Emmi aldı. Hafız Emmi ayakkabı tamir eder ve ayrıca çivili kundura yapardı. Bu kunduralar pahalı olduğu için herkes giyemezdi. Yolda yürürken gıcırtılar çıkarırdı. En üst köşede de saat ve radyo tamircisi Ömer Gökçek vardı. Haznedar Sokak’ta hemen hemen birçok meslek erbabı işlerini bir ahenk içinde çok güzel yaparlardı. Aklımda kalanlar kalaycılar, leblebiciler, urgancılar, aşağıda fırıncı, tahin helvası ve şeker yapan Helvacı Muharrem Emmi, berber, tuzcu, kahvehaneler, köy bakkalları, balya pamuğu satan bir dükkân, marangoz, kıl eğiren Kılcı Hoca, aktar ve nalbur Çörekçi Yusuf Emmi (lâkabı Çörekçi idi), millî piyango bileti satan Altınoluk Bilet Gişesi, karşımızda yayık ve bıçak yapan Ali Kocakaptan Usta, yan tarafımızda afyon çizme bıçağı, kemik ve boynuz saplı bıçaklar yapan, bıçak - satır vs. bileyen Mehmet Emmi vardı. Biraz aşağıda önceleri Öğretmenler Birliği (o zamanki adı öyle idi) vardı. Burası daha sonra “Kime Ne Lokantası” adı altında Ali Gamze'nin babası tarafından işletmeye açıldı.

            Kahvelere çay söyleme de o zamanın tekniğine uygundu. Çarşının iki tarafından biraz yüksekçe bir bölümüne ip gerilirdi, o ipin ucu kahvenin önünde biterdi. Çay söylemek isteyen esnaf ipi çekince ipe takılı olan bir küçük çan ses çıkarırdı. Kahveci dışarı çıkar hoooop diye bağırır, o sesi duyan esnaf uzaktan elini yukardan aşağı doğru sallardı, el hareketinin her biri bir çay demekti. Eğer biri açık olacaksa elini yere paralel bir kere sallardı, kahveci tamam anladım sözünü yine bağırarak “oldu” sözüyle teyit ederdi. Eğer kahve veya başka bir içecek söylenecekse o anda çıraklar gönderilirdi. Kahvelerin hepsinde genelde çay, kahve ve şifa gazozu bulunurdu, daha sonra oralet de ilâve edilmeye başlandı. Böylelikle bizim geleneksel, içinde sekileri olan kirli tahta masalı ve ağaç sandalyeli kahvehanelerimiz de içecekleriyle birlikte değişerek, zamana yenilmeye başladı. Oyunların şekli de değişti, sarı madenden yapılmış domino taşları yerine naylonları konuldu, okey denilen yeni oyun türleri de kahve hayatına girmeye başladı. Tavlaların pulları ağaç olmaktan zarları da fildişi olmaktan çıkıp onlar da naylonlaştılar.

            Esnaf câmiye veya çabuk gelebileceği bir yere giderken dükkânını kapatmaz, kapı önüne adına iskembi dediğimiz genelde üstü file gibi iple örülü bir sandalye koyar ve komşularına söylerdi. Onlar müşteri geldiğinde satış yaparlar ve terazinin yanına parasını koyarlardı, hırsızlık olayı pek olmazdı, sadece dışardan panayır zamanında gelen bazı yankesiciler hırsızlık yapardı.

23.10.1962 Tarihinde Zile Panayırı Lunaparkı'ndan Bir Görünüm.

Bekir AKSOY Fotoğraf Arşivi

            Kömürcü oğlunun kahvenin yanında Hami Ağbeyin meyhane vardı.Akşamcılar oraya girerken mümkün mertebe sessiz sedasız girmeye çalışır ve çıkarlardı, pek hır çıkaran ve huzur bozan olmazdı, toplumdan çekinirlerdi. Bazen de kuralı bozan olurdu, bu kişileri aklı başında kimseler idare eder ve evine götürürlerdi.

            Zile'de bulunan dört tane çarşı fırınından bir tanesi bizim sokakta bulunurdu, Mehmet Emmi’nin fırını. Mehmet Dinçer Emmi sabah erkenden fırınını açar, geceden yoğrulan hamuru sıcacık ekmekler şeklinde tezgâha dizerdi. O güzelim nar gibi pişmiş somunlar fırancalılar, pideler, Pazar ekmekleri el yakardı.. kokusu tarif edilemez. O zamanki ekmeklerin mayası doğal maya idi, ayrıca unları da Zile'de yetişen doğal buğdayların unları idi. Kepek oranı fazla olduğu için çok lezzetli olurdu. Fırınlar konusuna girerken çarşı fırınları şeklinde belirtmemin nedeni, bunlardan başka ev aralarında çok sayıda ev fırınlarının olması idi. Bu fırınlara da un götürüp ekmek yaptırırdık. Bu fırınlarda kete, hamullu ve peksimet yapılırdı. Zile'de tamamen unutulmuş olan çöplere takılarak yapılan cevizli parmak denilen bir çeşit peksimet de çoğunlukla yapılan çeşitler arasında idi. Kete ve hamullular genellikle kışın yapılarak, soba üstünde ısıtılarak yenirdi. Daha sonra kuzine denilen sobaların yaygınlaşması neticesinde o sobaların fırınlarında da kete vs. yapılmaya başlandı. Bu fırınların yakacağı olan odunun da pahalanması sonucu kara fırınlarımız da eski özelliklerini yitirmeye başladı. Zile'deki çarşı fırınları geleneksel odunla ekmek pişirme yöntemlerine devam etmektedirler. O yıllarda Pazar günleri kıymalı, çökelikli vs. pide yaptırmak bir gelenek haline gelmişti. Sanki,varlıklı aileler pastırmalı, sucuklu pide yaptırırlar, biraz orta halliler de genellikle soğanlı, kıymalı pide yaptırırlardı. Çökelikliye pek rağbet edilmezdi. Pazar günü erkenden fırındaki sırasını alan çocuklar, uzun süre bekledikten sonra  pidesine hangi nişan konduysa kürekçinin bağırmasıyla benim benim diyerek heyecanla pidelerinin hepsinin çıkarak tamamlanmasını beklerlerdi. Ortasından kesilen uzun pideler getirilen tepsiye özenle yerleştirilip soğumadan eve yetiştirilmeye çalışılırdı. Fırındaki nişanlar karışmasın diye ceviz kabuğu, yumurta kabuğu, küçük kâğıt parçası vs idi. Bu nişanlar pidenin en ucuna yapıştırılırdı. Böylece içli pide fırına atılırken sahibine söyleyen fırın kürekçisi böylece herkesin pidesini de karışıklık olmadan pişirirdi.

            Daha sonra çarşımıza bir de şipşak foto geldi. Şipşakçı olan fotoğrafçı Selim’in oğlu babasının makinasını kendi çalıştırdığı berber dükkânının önüne koyarak çarşının fotoğrafçılık mesleğini de tamamlamış oldu.

Vaktiyle Boğazkesen Mevkii'nden Birkaç Evi Geçtikten Sonra
Haznedar Sokak'taki Bekir AKSOY'ların Evinden İtibaren Kanalizasyona
Karışan Kehriz Güzergâhının Bir Kolunun Geçtiği Meskenlerin Şimdiki Hali.

Fotoğraf : M. Ufuk MİSTEPE - 05.01.2008 / Zile

            Bir zamanlar sanki Zile ticaretinin giriş kapısı durumunda olan Haznedar Sokağı da yenilenen dükkânlarla eski arasta olma özelliğini yitirdi. O eski derme çatma dükkânlarda sanki Zile'nin borsası oluşurdu. Yumurta, çökelik, peynir ve çeşitli hububat fiyatları az veya çok gelişine göre burada belirlenirdi, bazen yıllar öncesini yukarıdaki satırlarımla nispeten tanıtmaya çalıştığım bu sokaktan geçerken bir iç geçirir, Aziz Emmi’nin, Saatçi Dursun Emmi’nin, Bıçakçı Ali ve Mehmet Emmi’nin, Leblebici Halil Emmi, Haceli Emmi, Emin Emmi, Ali Emmi, Kâzım ve Hüseyin Emmi, Çilingir Sabri Emmi, Kalaycı Mustafa Emmi, İbrahim Emmi, Bakkal Ahmet Kazan Emmi, Mahmut Emmi ve daha isimlerini hatırlayamadığım nice insanları sanki dükkânlarının önünde oturmuş, birbirlerini kırmadan sevgi dolu esprilerine devam ettiklerini görür gibi olurum.

                                                                              Bekir AKSOY / Mart 2008 Ankara

 

Zile Makaleleri Sayfasına  

Dönmek İçin TIKLAYINIZ

YAZDIR